JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Felsefe

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 03-03-2008, 20:46   #1
-YASAKLI-
 
birunsatan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.187
Karma gücü: 0 birunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond repute
Kapitalist Toplum...





BİRİNCİ BÖLÜM
KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİNİN TEMEL
NİTELİKLERİ

1. KAPİTALİST TOPLUMDA ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Kapitalizm, bir yandan, mülkten yoksun ya da hemen hemen yoksun halk yığınları ücretliler haline gelmekteyken; beri yandan, üretim alet ve araçlarının çok az sayıda toprak sahipleri ve kapitalistler grubunun elinde bulunduğu bir toplum düzenidir.

BASİT META ÜRETİMİ VE KAPİTALİST ÜRETİM

Kapitalist üretim, basit meta üretiminden doğmuştur. Bu süreç, uzun bir tarih dönemini kaplar. Gerçekten de, üretici güçler düzeyinin düşük olması sonucu, meta ekonomisinin ekonominin tümü içinde çok küçük bir yer tutması yüzünden, kapitalist üretime geçiş süreci, ne kölelik çağında ne de feodal toplumda tamamlanamamıştır. Metaların, yani ürünlerin kişisel tüketim için değil, satış için üretilmesi, kapitalizmde,(sayfa 9) evrensel bir nitelik kazanır. Kapitalizm geliştikçe, küçük üreticiler, köylüler, ürünlerinin gittikçe daha büyük bir kısmını satar olurlar. Kapitalist toplumda, bütün üretim araçlarının ve tüketim maddelerinin tümü ya da hemen hemen tümü, alım-satım konusudur.

Basit meta üretimi ve kapitalist meta üretiminin her ikisinde ortak olan yanlar, birincisi üretim araçlarının özel mülkiyeti, ikincisi toplumsal işbölümüdür. Meta ekonomisi, toplumsal işbölümündeki ilerlemeye paralel olarak gelişiyordu.

Kapitalizmi olanaklı kılan, doğrudan doğruya bu ortak temel, yani üretim araçlarının özel mülkiyetidir. Basit meta üretimi, kapitalist üretimin yalnız tarihteki geçmiş hali değildir; belirli toplumsal koşullar altında, üreticilerin azınlığını zenginleştirerek, çoğunluğunu ise yoksullaştırarak, kapitalizmi doğurabilir ve doğurur.

Bununla birlikte, iki üretim biçimi arasında esaslı bir fark vardır, şöyle ki: birinci halde, köylü ya da zanaatçı tarafından sunulan meta, kendi emeğinin meyvesidir; oysa kapitalizmde, üretici ile metaların sahibi kesenkes aynı ve tek kişi değillerdir. Kapitalist üretim, ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulur.

KAPİTALİZMDE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Hem toprak sahibinin gereksinmelerini karşılamak, hem de satış için üretimde bulunan çok sayıda kol emeği kullanan büyük yurtluklar, kapitalist çağdan önce de vardır (Roma Latifundiası); ama bunlar, kapitalist olarak nitelendirilemezler, çünkü, orada çalışanlar, ücretli işçiler değildi, köleler (latifundialarda) ya da serflerdi.

Her ne kadar hepsi de sömürülen sınıftan iseler de, ücretli işçinin durumu, bir kölenin ya da bir serfin durumundan ayrılır. İşçi, özgür bir insandır ve yasa, onu, kapitalist için çalışmaya zorlamaz. Ama, genel olarak, üretim aracına sahip olmadığından, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak (sayfa 10) için işçi olarak çalışmak zorundadır. İşçi kendi isteğiyle kendisini işçi olarak sunar, yani onu çalıştırmak için zor kullanılmaz.
Kapitalist toplumda, ücretli emek, egemen durumdadır. Bu durum kapitalist üretim biçiminin özellikleri ile açıklanır: bir avuç kapitalist, toprağı, üretim alet ve araçlarını ellerinde bulundururlar; oysa öte yanda, halk yığınlarının kollarından başka hiç bir şeyleri yoktur. Üretim alet ve araçlarının sahipleri hiç bir şey yapmayabilirler, çünkü, açlıktan ölmemek için çalışmak zorunda olan insanların sırtından geçinebilmektedirler. İşçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesi, kapitalist toplumdaki üretim ilişkilerinin kilit taşıdır.

Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet biçimlerini, toplumsal sınıf ve grupların üretimdeki yerlerini, bu sınıf gruplarının birbirlerine göre durumlarını ve üretilen ürünlerin paylaşılması biçimlerini içerir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetidir. Bu mülkiyet biçimi, öteki özel mülkiyet biçimlerinden, en başta da, ücretli işçilerin sömürülmeğinden ileri gelmesi bakımından, bizzat sahibi tarafından işletilen küçük özel mülkiyetten ayrılır.

Mülkiyet biçimi, sınıfların üretim sistemi içindeki durumlarını belirler. Kapitalizmde, işçi, kapitalistin, işçinin emeğinin ve ürününün sahibi olan kapitalistin denetimi altında çalışır. Ürünlerin dağıtımı ise, kapitalistlerin ya da işçilerin sözkonusu oluşuna göre değişik şekilde uygulanır. Bu farklılık, elde edilen ürün payının niceliğini olduğu kadar, elde ediliş biçimini de etkiler. Kapitalist, kendi kişisel gereksinmelerini karşılamaya ve üretimi genişletmeye yetecek kârı elde eder; işçi, en iyi durumda, ancak kendisinin ve ailesinin normal geçimini sağlayan bir ücret alır.

Tıpkı kölelik düzeninde ve feodal düzende olduğu gibi, kapitalist toplumda da, üretim ilişkileri, insanın insan tarafından sömürülmesine dayanır. Ama sömürü biçimleri değişir. Bütün kapitalizm-öncesi toplumlarda, zenginler ve yoksullar (sayfa 11) vardı. Bununla birlikte,
kapitalistler yalnız kapitalist düzende ortaya çıktılar; çünkü zengin ve kapitalist, aynı anlama gelmezler. Zengin, ancak, parasını başka özgür insanları sömürmek ve onların emeklerinin meyvesini toplamak için kullanmak olanağını kendisine veren belirli bir toplumsal durum içinde kapitalist haline gelir.

META, EMEK-GÜCÜ

İşçi, işçi olarak kapitalistin yanında çalışmak zorundadır, çünkü yiyeceği yoktur; kapitalist, yani üretim araçlarının sahibi ise, üretime başlamak için işçiye muhtaçtır. İşçi, her insan gibi, emek-gücüne, yani çalışma yeteneğine sahiptir. Bütün üretim biçiminin temel öğesi olan emek-gücü de kapitalist topumda, bir meta haline gelir; meta üretimi genelleşir. Onun için kapitalizm, meta üretiminin üst düzeyini temsil eder.

Emek-gücü, ancak iki koşul altında meta haline gelir: birincisi, işçi, kendi çalışma yeteneğini canı istediği gibi kullanabilmek için Özgür bir insan olmalıdır (köle ve serf, kendi emek-güçlerini satamazlardı); ikinci olarak, işçi, üretim araçlarından ve her türlü geçim aracından yoksun bulunmalıdır ki, kapitalistin yanında işçi olmaktan başka çaresi olmasın (kendine ait küçük bir tarlaya sahip olan serf, kendisinin ve ailesinin gereksinmelerini karşılayabiliyordu).

Şu halde, kapitalizm, özgür ama geçim ve üretim araçlarından yoksun ve bu nedenle kendi emek-güçlerini satmak zorunda olan insanların ortaya çıkışı ile doğdu; Öte yandan, para miktarlarının ve donatım servetlerinin bir kısım insanın ellerinde toplanması gerekiyordu. Bu koşullar sermayenin ilkel birikimi devresinden, feodaliteden beri vardı.

EMEK-GÜCÜNÜN DEĞERİ

Emek-gücü bir meta olduğuna göre, bir değeri olmalıdır. Bir metaın iki yönü vardır. Bir yandan, meta, insanın bir gereksinmesini (sayfa 12) karşılar, öte yandan değiştirilecek, satılacak bir nesnedir. Şu halde, meta, bir kullanım-değerine, bir de asıl değere sahiptir. Kullanım-değeri, metanın şu ya da bu gereksinmeyi karşılama özelliğidir, metaın gerçek değeri ise meta içindeki, onu ortaya çıkaran üreticilerin toplumsal emeğini temsil eder. Değer, değişim-değeri denilen miktar olarak, değişim oranlarıyla ifadesini bulur. Her metanın değeri içerdiği emek miktarına bağlıdır, çünkü metaı yalnızca emek yaratır. Emeğin miktarı, emek-zamanı miktarıyla belirlenir, bu da onu üretmek için gerekli-emek-zamanı miktarıyla belirlenen emek-gücünün değeriyle belirlenir. Bu zamanı nasıl ölçmeli? İşçi çalışabilmek için yaşamsal bir asgariye: besine, giysiye, ayakkabıya, barınağa sahip olmalıdır. Emek-gücünün sürekli olarak varolmasını sağlamak için işçi, aynı zamanda, ailesini de yaşatmalıdır. Son olarak, karmaşık makinelerin kullanılması da, kullanılabilmesi için uygun bir niteliğe sahip olmalıdır, yani mesleki eğitim için harcamalara gereksinme göstermelidir.

Böylece, emek-gücünün değeri, işçinin ve ailesinin yaşaması için gerekli geçim araçlarının değeri ile belirlenir. Emek-gücünün paraca değeri, onun fiyatıdır, ki bu, kapitalizmde ücret biçimini alır.

Emek-gücünün değeri, her zaman için kararlaştırılmış bir büyüklükte değildir. Emek-gücü değerinin değişmesi, iki biçimde gerçekleşir. Bir yandan, tüketim mallarını üreten dallardaki emeğin verimliliğinin artması, bu malların değerini düşürür. Oysa tüketim mallarının ve özellikle günlük tüketim maddelerinin değeri, emek-gücünün değerine katılır. Sonuç olarak emek-gücünün değeri de, günlük tüketim maddelerinin değerine koşut olarak düşer. Öte yandan emek-gücü değeri, işçinin ve ailesinin kültürel gereksinmelerinin karşılanmasını da kapsar, işçinin gereksinmeleri toplumun gelişmesiyle birlikte artar. Bu olgu ve yeni metaların ortaya çıkışı, emek-gücünün değerini yükseltir. Bununla birlikte, emek-gücünün değeri, esas olarak, işin şiddetlendirilmesi dolayısıyla değişir. İşçinin fizik ve sinirsel güçlerinin (sayfa 13) şiddetle harcanması, çalışma yeteneğinin yerine konması için gerekli ürünlerin miktarını artırır; yani emek-gücünün değerini yükseltir.

Kapitalistler, ücreti, gerçek değer olarak asgarisine indirmek isterler. Ama yaşam düzeylerini yükseltmek isteyen işçilerin savaşımı, onları engeller.

2. KAPİTALİST SÖMÜRÜNÜN ÖZÜ

EMEK-GÜCÜNÜN ÜRETİMDEKİ ROLÜ

"Emek-gücünün değeri" kavramı, yalnızca teorik bir önem taşımaz. Daha Adam Smith ve David Ricardo ve onları izleyen tüm burjuva iktisatçıları, işçinin, kapitaliste, emek-gücünü değil, emeğini sattığını belirtirler. Eğer böyleyse, işçi, kendi emeğine göre ücret almaktadır, kapitalist ise, sermayesini işlettiği için kârını almaktadır. Öyleyse, işçi ve kapitalist eşittirler ve ortada, insanın insan tarafından sömürülmesi diye birşey yoktur. Gerçekte, işçi, emeğini satmaz (onu henüz harcamamıştır), çalışma yeteneğini, yani emek-gücünü satar. Kapitalist, ondan yararlanmaya karar verir ve emek-gücünün kendisine, ödediğinden fazlasını getirmesini sağlayacak şekilde hareket eder.

Üretim sürecinde emek-gücünün oynadığı rolü görelim. İşçi, bunu, makinelerin yardımıyla, hammaddelerden başlayarak son biçimini almış bir ürün ortaya çıkarmak için kullanır. Bu ürün satışa yönelmiştir ve hesaba göre, hammaddelerin ve yakıtın tüm değerini, makinelerin, aletlerin, kullanılan binaların değerinin bir kısmını içine alan bir değere sahiptir. Meta aynı şekilde, yeni bir değer kazanmıştır, ki bu, işçinin emeğinin meyvesidir. Bu değer, kapitalist tarafından ödenen emek-gücünün değerinden daha büyüktür. İşte bunun somut bir örneği: (sayfa 14)
ARTI-DEĞER

Varsayalım ki, kapitalist, bir dikiş makinesi fabrikasına sahip bulunuyor. 200 parça imal etmek için 2.000 dolara, 10.000 kg. metal (kilosu 20 sentten) satın alıyor diyelim. 200 dikiş makinesinin yapımı bir miktar madde yıpranmasına, aydınlatma ve ısınma vb. giderlerine yolaçıyor (250 dolarlık bir tutar). Kapitalist, herbirine 5 dolar ödediği 50 işçi tutuyor (toplam 250 dolar). Kapitalistin genel giderleri aşağıdaki gibi olacaktır:


Metal
2.000 dolar
Makinelerin yıpranması
250 dolar
Emek-gücü
250 dolar
Toplam
2.500 dolar


İşletme, herbiri 12,5 dolara gelen (2.500 : 200), 200 dikiş makinesi imal etti.

Varsayalım ki, bu makineler, pazarda 12,5 dolara satılıyor. Eğer kapitalist, makinelerini bu fiyatla paraya çevirecek olursa, ancak harcamış olduğu parayı geri alır, yani kâr elde etmez.

Gerçek hiç de öyle değildir. Kapitalizm, işçinin geçimini sağlamak için gerekenden daha fazla bir değer üretmesini sağlayacak üstün bir iş verimliliğini varsayar. Teknik ilerleme, gerekli geçim araçlarını üretmek için kullanılan zamanı azaltır. Oysa emek-gücünün günlük değerini ödeyen kapitalist, işçiyi, bütün gün çalıştırır; bu da, işçinin kendi emek-gücünün üzerinde bir değer yaratmasına neden olur.

Örneğimize dönerek, kendi emek-gücü değerine eşit bir değer yaratması için, işçiye dört saat gerektiğini varsayalım. Bununla birlikte, işçi, kapitalist ile yapmış olduğu sözleşme gereğince sekiz saat çalışmak zorundadır. Sekiz saatte, dikiş makinesi fabrikası öreğimizdeki 50 işçi, iki kez daha fazla üretim aracının biçimini değiştirirler ve iki kez daha fazla (sayfa 15) ürün çıkarırlar, yani 400 dikiş makinesi. Sonuç olarak kapitalistin giderleri şöylece değişir:


Metal
4.000 dolar
Makinelerin yıpranması
500 dolar
Emek-gücü
250 dolar
Toplam
4.750 dolar


400 dikiş makinesini aynı fiyata (12,5 dolara) sattıktan sonra, kapitalistin eline 5.000 dolar geçer. Demek ki, elde edilen, değer, kapitalistin giderlerinden 250 dolar fazladır, artı-değer doğmuştur.
Üretim sırasında işçilerin emeği ile yaratılan artı-değer kapitalist topluluk üyelerinin kendi çalışmalarından gelmeyen gelirlerinin: sanayicilerin ve tüccarların kârlarının, hisse sahiplerinin paylarının, tefecilerin ve bankacıların aldıkları faizlerin, toprak sahiplerinin toprak rantlarının vb. kaynağıdır.

Eğer kapitalist, bir artı-değer elde ediyorsa, bu, işçilerin, kendi emek-güçlerine eşit bir değer yaratmak için gerekenden daha uzun bir süre çalışmış olmalarındandır. Artı-değer, onu yaratmak için işçiye ödeme yapmadan kapitalist tarafından alıkonulur. Bu, kapitalist sömürünün özünü oluşturur.

Kapitalist sömürü maskelenmiştir; bu onu, feodal toplumdaki ve köleci toplumdaki sömürüden ayırır. Kölelerin ve serflerin çalışması zoraki bir çalışmaydı. İşçi de çalışmak zorundadır, ama onun kapitalist karşısındaki kişisel özgürlüğü, kapitalizmde, çalışmanın bu niteliğini gizler.

GEREKLİ EMEK VE ARTI-EMEK

Kapitalizmde işçi işgününün bir bölümünde kendisi için, geri kalanında patronu için çalışır. İşçinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan ürünü yaratan emeğe gerekli-emek, bu amaçla, yani bu iş için harcanan emek-zamanına ise gerekli (sayfa 16) emek-zamanı denir. Bu, ücret biçiminde ödenmektedir.

Fazla ürünün üretilmesine giden emek-zamanı, artı-emek-zamanı ve bu fazla ürünün üretilmesi için harcanan emek de artı-emek adını alır. Artı-emeğin gerekli-emeğe ya da artı-zamanın gerekli-emek-zamanına oranı işçinin sömürülmesinin derecesini gösterir.

Artı-emek kapitalizmden önce de vardı, köle sahipleri ve feodaller, sömürülen halkın fazladan çalışması sayesinde yaşıyorlardı, ama kapitalizmde artı-ürün, artı-değere dönüşür, çünkü emek-gücü, bir meta olur; artı-değer yalnız kapitalistlerin gereksinmelerini karşılamaya değil, başka işçilerin de sömürülmesine yarar: o, sermayeye dönüşür.
--------------------
KAPİTALİST ÜRETİMİN AMACI

Artı-değerin, yeni bir artı-değer sağlayan sermayeye dönüşümü, işte kapitalist üretimin amacı budur. Kapitalistler, en az giderle en yüksek artı-değeri elde etmek isterler. Buna ulaşmak için her yol mubahtır. Bir İngiliz sendikacısı, sermayenin, artı-emeğe karşı doymak bilmez bir susuzluğu olduğunu yazmıştır: "Nasıl ki doğa, boşluktan nefret ederse, sermaye de kârsızlıktan ya da az kârdan nefret eder. Kâr elverişli oldu mu, sermaye yürekli olur: %10 garantili kârla her yerde kullanılabilir; %20'de kızışır; %50'de delice bir cesarete gelir; %100'de bütün insani yasaları ayaklar altına alır; %300'de işlemeyeceği cinayet yoktur, darağacı pahasına da olsa."

Artı-değer avı, üretimin artmasının güçlü bir dürtücüsü -kölelikte ve feodalitede bilinmeyen bir dürtücüsü- olarak belirdi. Bu güç, Avrupa'da, sonra Kuzey Amerika'da ve bütün dünyada büyük sanayii yerleştirdi. Aynı zamanda, artı-değer avı, sermaye-emek çelişkisinin kaynağıdır ve kapitalist üretime çelişik niteliğini verir. Kapitalistin gözünde, yalnızca artı-değer yaratan bir çalışma, verimli, üretken bir çalışmadır. Aşın bir artı-değer elde etmek için işçileri sıkıştırır. Artı-değeri artırmak için iki yol vardır. Diyelim ki, işgünü, (sayfa 17)
5 saati gerekli emek-zamanı olmak üzere 10 saat sürüyor. Bu durumda, sömürü oranı, ya da artı-değer oram şöyledir:


5 saat artı-emek zamanı
-------------------------------- X %100 = %100
5 saat gerekli-emek zamanı
MUTLAK ARTI-DEĞER

Artı-değer oranını artırmanın birinci yolu, işgününü uzatmaktır. Eğer işgünü, (10 saat yerine) 12 saate çıkarılırsa, emek-gücünün değeri aynı olduğuna göre, gerekli-emek-zamanı değişmez. Öte yandan artı-emek-zamanı artmıştır, ve artı-değer oranı şöyle olur:
7 saat
--------------- X %100 = %140
5 saat

İşgününün mutlak olarak uzatılması ile elde edilen artı-değer, mutlak artı-değer adını alır. Bu mutlak artı-değer, tekniğin daha az gelişmiş olduğu, birçok köylü ve zanaatçının birer işletmeye sahip bulundukları ve kol-gücünün kıt olduğu kapitalizmin başlangıç dönemlerinin ilk zamanlarının ayırdedici niteliğidir. Burjuva devleti, işçileri olanaklı olduğunca çok çalışmaya zorlayan yasalar çıkarıyordu. Sonuç olarak işçilerin yaşama süresi kısalıyor, ölüm oranı artıyordu.

Proletaryanın sayıca gelişmesi ve güçlenmesiyle birlikte emek-gücünün kısaltılması için işçilerin savaşımının büyüdüğü görülür. Bu, işçi hareketinin ilk hak davalarından biridir. Savaşım, İngiltere'de başladı; 19. yüzyılın ortalarında İngiltere'de, işgünü 12 saat, sonra da 10 saat olarak sınırlandırılmıştı (1901). Buradan, başka ülkelere yayıldı. Rusya'da 1897 etkili grevlerinden sonra işgününü 11,5 saate indiren bir yasa kabul edildi.

Sonra, sıra, sekiz saatlik işgünü sloganına geldi. Hareket, (sayfa 18) Rusya'da 1917'de sosyalist devrimden sonra özellikle kuvvetlendi. İşçi sınıfının baskısı karşısında birçok burjuva ülkelerde sekiz saatlik işgünü yasalaştı. Kapitalistler, işi şiddetlendirerek hemen karşılık verdiler.

NİSPİ ARTI-DEĞER

İşgününün uzatılması işçilerin direnciyle karşılaşınca, kapitalistler, başka bir yola başvurdular: bir yandan artı-emek-zamanını, yani artı-değeri artırırken, gerekli-emek zamanını da azalttılar. Bu, günlük tüketim için üretim yapan dallardaki emeğin verimliliğinin yükselmesi sayesinde olanaklı olmuştu. Emeğin verimliliğinin artması, işçinin geçim araçlarının, dolayısıyla emek-gücünün değerini düşürdü. Örneğimizde, işçinin geçim araçlarının üretimi (gerekli-emek-zamanı) 5 saat gerektiriyorduysa, bugün, artık, ancak 3 saat gerektirmektedir.

İşgününün uzunluğu aynı kaldığı halde, sömürü derecesi yükseldi.
Emeğin verimliliğinin artması sonucunda gerekli-emek-zamanının azalması ve artı-emek-zamanının artması sayesinde elde edilen artı-değere, nispi artı-değer denir.
Bunun gibi kapitalistler, artı-değeri artırmak için her türlü yola başvururlar: üretimin genişletilmesi, teknik ilerleme, sömürünün pekiştirilmesi. Artı-değer üretilmesi, kapitalizmin temel ekonomik yasasını oluşturur.

SERMAYE

Kapitalist toplumun incelenmesi, zorunlu olarak, sermayenin incelenmesiyle başlar. Gerçekten bu kavramın içeriği nedir?

Sermayenin çeşitli görünüşleri vardır. Burjuva toplumunda, para, makineler, binalar, mamul ürünler, sermaye olabilirler. Şu halde, sermaye, her şeyden önce, bir değerdir. Ama her değer, sermaye değildir. İşçiye ücreti para olarak (sayfa 19) verilir, ama o, bu yüzden, sermaye sahibi olmaz.

Köylünün bir evi, tarım aletleri vardır, ama onun mülkü de sermaye değildir. Para, değerini artırdığı, yani bir artı-değer sağladığı zaman sermaye olur (ve bütün değerler için de durum aynıdır). Şu halde diyebiliriz ki, sermaye, artı-değer sağlayan bir değerdir.
Burjuva iktisatçılarına göre, artı-değer, sermayenin bir iç özelliği olmalıydı. Ama kendi başına sermaye, artı-değer yaratmaz. Bunu ancak emekle birlikte, yani üretimde sağlar. Sermaye, işçiyi, artı-değerin yaratıcısını sömürür, artı-değerin kendisi de sermayeyi artıran kaynaktır. Demek ki, sermaye, ücretli işçilerin sömürülmesi sayesinde, artı-değer sağlayan bir değerdir.

Hangi biçimde olursa olsun sermaye, yalnızca sermaye olmaktan fazla bir şeydir. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ifade eden kapitalistlerle proleterler arasındaki üretim ilişkisinin cisimleşmesidir.

Burjuva iktisatçılarına göre, sermayeyi, ancak üretim araçları oluşturabilir. Bu, Adam Smith'in ve David Ricardo'nun görüşüydü. Ricardo, ilkel insanın aletleri olan taşa, sopaya değin her şeyde, sermayeyi görüyordu. Günümüzde burjuva bilimi, sermayeyi, her çeşit üretimin ta başlangıçtan gelen ve sonsuza değin giden bir koşulu yapmak için sermaye ile üretim araçları arasında bir eşitlik kurmaya devam eder. Kapitalizmin "sonsuzluğu"nu desteklemek üzere, sermayenin "sonsuzluğu" yardıma çağrılır.

Öte yandan, burjuva iktisatçıları, kapitalizmin ve kapitalist toplumdaki sınıfların doğuşunu değişik gösterip, bozarlar. Onlara göre, çalışkan ve tutumlu insanlar kapitalist olacaklar, tembeller ve tutumsuzlar ise işçi haline geleceklerdi. Bu, tarihsel gerçeğe aykırı bir şeydir. Sermayenin ilkel birikimi, tutum sayesinde değil, sömürgelerin yağma edilmesi, köylülerin mülksüzleştirilmesi, yoksullara karşı yöneltilen ve kapitalizmin muhtaç olduğu çalışma disiplinini yaratmak için başvurulan yasalar sayesinde olmuştu. (sayfa 20)

3 KAPİTALİST TOPLUMUN SINIFLARI

BURJUVAZİ VE PROLETERYA

Her sınıflı toplumun sınıf ve tabakaları arasında, toplumsal karşıtlığı birinci derecede ifade eden temel sınıflar ayırdedilir. Bunlar, kölelikte köleler ile köle sahipleri, feodalitede ise toprak sahipleri ile serflerdi. Kapitalist düzende, bu temel sınıflar, burjuvalar ile proleterlerdir.

Burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan ve ücretli işçileri sömürmek için bu üretim araçlarından yararlanan bir sınıftır. Burjuva sınıfı türdeş bir sınıf değildir. Üst tabakası, zamanımızda, kapitalist dünyanın siyasetine ve ekonomisine egemen olan tekelci burjuvaziden oluşur. Bu arada, kapitalist ülkeler üretiminin üçte-birini 200 tekel denetler. Küçük-burjuvazi, kapitalistler ile işçiler arasında ara yeri tutar. Küçük patronların önemli bir kısmı, büyük şirketlerin bağımlılığı altındadırlar.

Eskiden kent küçük-burjuvazisinin yaşam düzeyi ile proletarya arasındaki fark, daha büyüktü. Bugün, küçük-burjuvaların gelirleri, büyük işletmelerde çalışan işçilerin ücretine eşit ya da bunun altındadır. Ve onların çalışma koşulları daha kötüdür. Küçük-burjuvazinin iş-günü daha uzundur, ve işçilerin inatçı bir savaşım sonunda elde ettiği toplumsal yardımlardan yararlanma hakkı yoktur. Küçük patron, büyük şirketlere daha çok bağımlıdır. Daha doğrusu, hiç denecek kadar bağımsızdır.

Proletarya, üretim ve geçim araçlarından yoksun ve bu yüzden de emek-güçlerini kapitaliste satmak zorunda olan bir ücretli işçiler sınıfıdır.

Kapitalist toplumda, proleterler ile burjuvalar çözülmez bağlarla birleşirler: burjuva, ancak ücretli işçiyi sömürerek yaşayabilir ve zenginleşir, işçiler ise kapitalistin yanında işe girmezlerse varolamazlar. Öte yandan, bunlar, uzlaşmaz karşıt olan sınıflardır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiler, kapitalist toplumun başlıca toplumsal çelişkisidir. (sayfa 21)

TOPRAK SAHİPLERİ VE KÖYLÜLER

Burjuvalar ve proleterlerden başka, kapitalist toplum, feodaliteden kendisine miras kalan toprak sahipleri ve köylüler sınıflarını da içerir. Kapitalizmde bu sınıflar çok değişmiştir: toprak sahipleri, topraklarını çiftlik işleticisi kapitalistlere kiralayan ya da ücretli emek kullanarak topraklarını işleten büyük tarımcılardır.

Köylüler, esas olarak, kendi ekonomilerini kendilerinin olan üretim araçları ile işleten küçük mülk sahipleridirler. Burjuva ülkelerin çoğunda, nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylüler, toplumsal planda türdeş değillerdir; bu grupta sürekli bir çatlama, ayrılma görülür: kapitalist unsurların ortaya çıkışı, yoksullaşan fakir köylüler sayısının artması.

ARA TABAKALAR

Kapitalizmin evrimini nitelendiren özelliklerden biri de, ücretliler (işçiler ve memurlar) sayısının artması ve bağımsız patronlar sayısının azalmasıdır. Örneğin, bağımsız patronlar, 1870'te Birleşik Devletler'in etkin nüfusunun %40,4'ünü oluşturduğu halde, 1954'te %13,3'ünü oluşturuyordu. Buna karşılık, ücretlilerin sayısı, %59,4'ten %86,8'e çıkmıştı.

Gerçek durumdan habersiz burjuva bilginleri, kapitalist toplumda, sınıf karşıtlıklarının ortadan kalktığını ve hasım sınıfların yerini bir "orta sınıfın aldığını ifade ederler. İngiliz Profesör T. Marshall'a göre, hemen hemen bütün Batı toplumu, koskoca bir "orta sınıf haline dönüşmektedir. Arabası, buzdolabı, televizyon alıcısı ve öteki dayanıklı tüketim eşyasına sahip olanların hepsi bu sınıfa konmaktadır. Bununla birlikte bir televizyon alıcısı ya da bir araba satın almış olmak, işçinin "ne toplumsal durumunu, ne de üretim araçları karşısındaki durumunu değiştirmez; kısacası işçi bu yüzden bir kapitalist olmaz. Dayanıklı eşya çok kez kredi ile satın alınır, yani aylık taksitini ödemediği takdirde kendisinin (sayfa 22) olmaktan çıkan bu eşya işçiye ait değildir.

"Ara sınıf teorisi, kanıt olarak, kapitalist ülkelerde, memurların sayısının artmasını gösterir. Memurlar, sözcüğün dar anlamıyla, işçi değildirler, çünkü kendilerini entelektüel çalışmaya vermişlerdir. Bununla birlikte memurlar da, işçiler de ücretlidirler. Gerçekten de kapitalist toplumda memurların sayısı hızla artar. 20. yüzyılın başında öncü (pilot) kapitalist ülkelerin etkin nüfusunun %7-8'ini memurlar oluşturuyordu; bugün bu sayı, %20-30'a çıkmıştır. Memurlar, Amerika Birleşik Devletlerinde, 23 milyondan fazla, yani çalışma yaşındaki nüfusun üçte-biridir. İşte burjuva ideologlarının, burjuvaları olduğu kadar proleterleri de içine alacak ve büyük toplumsal bir güç haline gelecek olan "yeni bir ara sınıftan sözetmelerinin nedeni budur.

Gerçekte bu yeni sınıf (memurlar sınıfı) mevcut değildir. Memurlar, kapitalist toplumda türdeş bir tabaka değildirler. Bunların üst tabakası, şirket ve banka görevlileri ve müdürleri, toplumsal durumları, gelir miktarları ve ücret biçimleri bakımından burjuvaziye yaklaşırlar. Memurların çoğunluğu ise "beyaz gömlekli işçiler" den başka birşey değildirler.

Aydın çevreler de büyük değişikliklere uğradılar. Ücretli aydınlar gittikçe daha kalabalıklaşıyor; durumları, onları, işçi sınıfına yaklaştırıyor; sendikalar altında birleşirlerse (öğretmenler, hekimler) işçi hareketinde etkin olarak yer alırlar.

Konu birunsatan tarafından (03-03-2008 Saat 20:46 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi
birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Sponsor Bağlantılar
Alt 03-03-2008, 20:49   #2
-YASAKLI-
 
birunsatan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.187
Karma gücü: 0 birunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond repute


4. KAPİTELİZMİN ÇELİŞKİLERİ

KAPİTELİZMİN TEMEL ÇELİŞKİSİ

Kapitalizmin ilerlemesiyle toplumsal işbölümü de belirginleşir. Eskiden başlıbaşına özerk olan sanayi dalları arasındaki bağların güçlendiği görülür. İşletmeler, bölgeler, ülkeler arasındaki ekonomik bağlar adamakıllı güçlenir. Kapitalist düzen, kapitalist ilişkilerin bulunmadığı sömürgelere varıncaya değin bütün kıtalara yayılır. (sayfa 23)

Büyük çapta üretim, sanayide olduğu kadar, tarımda da kendini gösterir. Üretici güçlerin gelişmesi, uygulanmaları, binlerce işçinin birarada çalışmasını gerektiren çalışma alet ve yöntemlerini gerektirir. Üretim gittikçe toplumsallaşır, oysa üretim araçlarının özel mülkiyeti gereğince, milyonlarca insanın toplumsal emeğinin ürünü, birkaç kapitalist tarafından gaspedilir.

Derin bir çelişki kapitalist düzenin ayrılmaz ve içinde olan bir özelliğidir: üretimin toplumsal niteliği gittikçe daha belli, daha kesin olur; bu nitelik, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ile çatışma halindedir. Kapitalizmin bu temel çelişkisi, üretici güçlerin sürekli ve hızlı gelişmesi ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı açıklar; fazla üretimden ileri gelen bunalımlar, bu temel çelişkinin en göze çarpan ifadesini temsil eder.

İKTİSADİ BUNALIMLAR

Büyük mekanik üretimin doğduğu 19. yüzyılın başından beri iktisadi bunalımlar, kapitalist ekonomi tarihine düzen verir. İngiltere'de, bütün ülke ölçüsünde ilk sanayi bunalımı, 1825'te patlak verdi. 1836'da ülke, derhal Amerika Birleşik Devletleri'ne atlayacak olan bir başka bunalıma sahne oldu. 1847-1848 ilk dünya bunalımını birçok başka bunalımlar (1857, 1866, 1873, 1882, 1890) izler. 20. yüzyılda bunalımlar, 1900-1903'te, 1907'de, 1920-192l'de, 1929-1933'te, 1937-1938'de patlak verdi. Son savaşın bitiminden beri, Birleşik Devletler, dört bunalımdan geçti (1948-1949, 1953-1954,1957-1958,1960-1961). 1957-1958 bunalımı, kapitalist dünyanın sanayi üretiminin üçte-ikisini sağlayan ülkelere dokundu.

Kapitalist düzende iktisadi bunalımlar, üretim fazlası bunalımlarıdır. Bunalım sırasında meta sürümü olmaz, arz talebi aştığına, tüketicilerin çoğunluğunun satın alma gücü sınırlı olduğuna göre, aşırı üretim, bütün yurttaşların gereksinmelerinin karşılandığı anlamına gelmez. Tersine bunalım (sayfa 24) sırasında, özellikle işçilerin durumu çetinleşir, yaşam düzeyleri birdenbire düşer. İşsizliğin artması pek çok insanın bütün geçim araçlarından yoksun kalmasına neden olur. Meta fazlalığı, ancak ödenebilir talebe oranla mevcuttur, öyleyse bunalım sırasında aşın üretim, nispi bir aşın üretimdir.

Aşırı üretimin ekonomik bunalımlarının kökeni, üretimin toplumsal niteliği ile ürünün mülk edilişinin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkidedir. Milyonlarca kişi, kapitalist işletmelerde çalışır, ama onların çalışmasının ürünü, patronlara aittir. İşçi, ücretinin ona sağladığından fazlasını satın alamaz ve bunun, onun teslim ettiği ürünün miktarıyla ilişkisi yoktur.

Kâr avı, patronları, üretimi genişletmeye, tekniği geliştirmeye, önemli miktarda metaı satışa koymaya iter. Ama ücretlerin artması, gerçekleştiğinde, üretimin artışının gerisinde kalır; bu demektir ki, işçilerin, halk yığınlarının nakdi ödemeyle gerçekleşen talepleri, nispi bir azalma gösterir. Gelişme halindeki kapitalist üretim, halk tüketiminin dar çerçevesi içinde kaçınılmaz bir biçimde çabalar durur.

Kapitalizmin temel çelişkisi, proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ile açıklanır. Üretimin başlıca iki öğesi, yani kapitalistlerin elinde toplanmış olan üretim araçları ile üretim araçlarından yoksun ve yalnızca emek-gücüne sahip doğrudan üreticiler arasındaki fark, aşırı üretim bunalımları sırasında, bir yanda üretim araçlarının ve ürünlerin, öte yanda da emek-gücü fazlalığının, geçim araçlarından yoksun bir işsizler yığınının görüldüğü zamanlarda, bütün çıplaklığıyla kendini ortaya koyar.

Bunalımlar, proletarya ile burjuvazi arasındaki, köylüler ile tarım alanındaki sömürücüler arasında ki sınıf çelişkilerinin derinleştiğine tanıklık eder. Sınıf savaşımı şiddetlenir ve geniş yığınları harekete geçirir.

Bunalımlar, kapitalist üretim biçiminin özünden gelmedir. Kapitalizm varoldukça bunalımlar da olacaktır. Bunalımlar, kapitalizm tarafından yaratılan üretici güçlerin üretim ilişkilerinin burjuva çerçevesini aştığını ve bu yüzden de (sayfa 25) burjuva üretim ilişkileri çerçevesinin üretici güçlerdeki ileriye doğru atılımı dizginlediğini en iyi şekilde gösterir. Bu üretici güçlerin ileri atılımının olanaklı olabilmesi için, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetini ve kapitalist üretim ilişkilerini kaldırıp atmak gerekecektir.

Kapitalizm, üretici güçleri geliştirerek ve üretimi toplumsallaştırarak, kendisine karşın, sosyalizmin maddi koşullarını yaratır. Aynı zamanda, toplumu değiştirecek gücü, işçi sınıfını ortaya çıkarır. (sayfa 26)

İKİNCİ BÖLÜM
BURJUVA DEVRİMİ

1. BURJUVA SİSTEMİN, FEODAL SİSTEMİN YERİNİ ALMASI
TARİHSEL BİR ZORUNLULUKTUR

Üretici güçlerin sürekli olarak artması, insan toplumunun evrimine egemen olan bir yasadır. Oysa, üretici güçlerdeki ilerlemenin gerisinde kalan eskimiş, modası geçmiş üretim ilişkileri, üretici güçlerdeki bu sürekli artışı engeller. Toplumsal devrimin kökeninde yeni üretici güçler ile eski üretim ilişkileri arasında çatışma vardır. Devrim, toplumsal ve iktisadi bir yapının yerini, daha ilerici olan bir yapının almasıyla sonuçlanır, ki bu da tarihsel bir zorunluluktur. Sözkonusu olan çatışma, eskimiş üretim ilişkilerini savunan gerici sınıflar ile ilerici sınıfları, en başta, sürekli evrim halindeki üretici güçlerin başlıca unsurları olan işçileri karşı karşıya getiren bir savaşım ile ifadesini bulur. Gelişmesinin belirli bir aşamasında, sınıf savaşımı, devrimle sonuçlanır. (sayfa 27)


BURJUVA DEVRİMLERİNİNİN İKTİSADİ VE TOPLUMSAL
TEMELİ VE NİTELİĞİ

Toplumsal devrimler, onları harekete getiren güçlerin niteliğiyle, vardıkları iktisadi, toplumsal ve siyasal sonuçlarla birbirinden ayrılırlar. Bir devrimin niteliği, çözümlediği toplumsal çelişkilerin, yerine getirdiği görevlerin niteliği ile belirlenir, başka bir deyişle, devrimin, üretim ilişkilerinden hangisini kaldıracağı ve hangisini kuracağı sözkonusudur. Toplumsal ve iktisadi evrim gereğince, feodal ilişkileri yıkacak olan bir devrim, burjuva devrimidir. Feodal toplumun bağrında ortaya çıkmış olan yeni üretici güçler ile eski üretim ilişkileri, yani feodal ilişkiler arasındaki çatışma, burjuva devriminin toplumsal ve iktisadi temelini oluşturur. Kölelik dönemi üretim biçiminin ardından gelen feodal üretim biçimi, iktisadi evrimin bir üst derecesini temsil ediyordu. Üretici güçlerin ileri doğru atılımlarına geniş olanaklar sundu.

Serfin çalışması, kölenin çalışmasından daha üretken, daha verimliydi. Gerçekten de, serfin, kendi özel işletmesi üretim aletleri vardı ve bir ölçüde çalışmasının sonucuyla (ürettiği ürünle) maddi olarak ilgilenmekteydi. Oysa, toplumsal üretimin belirli bir gelişme düzeyinde, köle emeği, tarımın ve sanayiin ilerlemesine karşı bir engel haline gelmişti.
Egemen sınıflar, eskimiş üretim ilişkilerinin sürdürülmesine gözcülük ederler. Ellerinde tuttukları siyasal iktidarı, egemenliklerini sürdürmek için kullanırlar. Bu yüzden, devrimci sınıfın, yeni üretim ilişkilerini kurmak için her şeyden önce iktidarı eline geçirmesi gerekir. Devlet iktidarı sorunu,, her devrimin başta gelen {essentiel) noktasıdır. Eski düzenin devrilmesi ve yeni iktidarın örgütlenmesi, siyasal devrimin içeriğini oluşturur. (sayfa 28)

FEODALİTENİN BAĞRINDA KAPİTALİST ÜRETİM
İLİŞKİLERİNİN GELİŞMESİ

Kapitalist üretim ilişkileri, bizzat feodal toplumun bağrında, daha burjuva devriminin zaferinden önce doğar ve gelişmeye başlar. Bu, burjuva devrimlerinin ayırıcı özelliğini oluşturur. İngiltere'deki (17. yüzyıl) ve Fransa'daki (18. yüzyıl) burjuva devrimleri, bunu gösteren örneklerdir. Hollanda burjuva devriminin tersine, İngiliz ve Fransız burjuva devrimleri, bütün Avrupa'yı içine alıyor ve orada yeni bir toplumsal ve siyasal rejimi başlatıyordu. Bu devrimler, dünyanın şu ya da bu bölümlerinin, örneğin İngiltere ve Fransa'nın gereksinmelerinden çok, o zamanki dünyanın tümünün gereksinmelerini ifade ediyordu. Fransız ve İngiliz devrimleri tarihi, burjuva devrimlerinin genel özelliklerini ortaya koyacak veriler bakımından zengindirler.

İNGİLTERE'DE KAPİTALİZMİN DOĞUŞU

16. yüzyılın ikinci yarısından 17. yüzyılın birinci yarısına değin geçen yüz yıl içinde, Büyük Britanya sanayiinde, kapitalist ilişkilerin hızla geliştiği görülür. Küçük meta üretimi yanında, kapitalist manüfaktürlerin çeşitli biçimleri de gelişir. Büyük kapitalist üretim, ilkin daha yüksek bir teknik düzeye, sonra da daha büyük sermayeler harcamasına gereksinme duyulduğu yerlerde kendini gösterir. Bu, maden işlemede, maden çıkarma sanayiinde, camcılıkta, ipekçilikte, silah sanayiinde böyle olmuştur.

Manüfaktürlerin genişlemesi, üretimin hızla ilerlemesine katkıda bulunuyordu. Böylece, 1560 ile 1680 arasında kömür üretimi, ondört kat artmış ve yılda 3 milyon tona ulaşmış oldu. Bu, o çağda, Avrupa'da çıkartılan bütün kömürün 4/5'ünü oluşturuyordu. 1540-1640'a değin, kurşun, kalay, bakır üretimi altı ila sekiz kat arttı, demir madeni üretimi ise üç katına çıktı.

İngiltere tarımında, kapitalizm, sanayiden daha önce (sayfa 29) başlamıştı ve tarımda kapitalizmin ilerlemesi, sanayidekinden daha hızlı ve daha radikal oldu. Bu olgu, İngiltere'de sermayenin ilkel birikimine özel bir nitelik verdi ve sınıf güçlerinin ülkedeki dağılımı üzerinde belirli bir rol oynadı.

Soyluların bir kısmı, kendilerini, kapitalist eylemlere vermeyi (koyun yetiştirme ve yün satımı) daha kârlı buldular; senyörler (feodal beyler), köylülere ait tarlalara elkoyuyorlardı. Bunun sonucunda, kır nüfusu, yığın halinde, mülklerinden oldu. Feodal sınıfın bu kesiminin temsilcileri, sanayide (ve dış ticarette olduğu kadar iç ticarette de) daha az yoğun olmayan bir faaliyet gösteriyorlardı. Soylularla birlikte köylülerin en zenginleri de, kapitalist faaliyete katılıyorlar ve kapitalist çiftçilere dönüşüyorlardı.

Ticaretin, yani kent ile köy arasında meta değişiminin gelişmesi, kapitalist ilişkilerin hızla ilerlemesinin temeli oldu. Yerel pazarların bir tek ulusal pazar halinde birleşip kaynaşması, çeşitli bölgelerin uzmanlaşmasındaki ilerleme ile belirlenen sürece yardımcı oldu.
--------------------
FRANSA'DA KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ

Fransa'da, manüfaktürler, 16. yüzyıldan başlayarak yayılmaya başladılar ve 18. yüzyılın sonuna doğru üretimleri çok yüksek bir düzeye ulaştı. Lyon'da ve güneyin başka kentlerinde, ipek manüfaktürleri hızla gelişmekteydi, Reims bölgesinde yün manüfaktürlerinin, Paris'te ise halı manüfaktürlerinin geliştiği görülüyordu. Paris ve Lyon'un en büyük basımevleri, kapitalist biçim üzerine kurulmuşlardı. 1785'te Creusot metalürji fabrikaları ilk ürünlerini verdiler. Buharlı makineler, özellikle Anzin kömür madenlerinde Kuzey Fransa'da, Orleans'da ve başka kentlerde kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte, Fransız manüfaktür sanayii küçük parçalar halindeydi, az sayıda işçi kullanan iş yerleri çoğunluktaydı. İmalat kollarının çoğunluğunda loncaların egemenliği, gerek bir merkezde toplanmış ve gerekse dağınık bulunan manüfaktürlerin kırlık alanlara yerleştirilmesine neden oluyordu, (sayfa 30) bu da hammaddelerin ve imal edilmiş eşyanın taşınmasındaki ve kolgücü sağlanmasındaki güçlükleri artırıyordu.

Kapitalist ilişkiler, tarıma da yayılıyordu. Tarımda feodal beylerden toprak kiralayan ve bu toprakları ya tekrar yoksul köylülere kiraya veren ya da toprağı olmayıp da tarım ücretlileri haline gelmiş olan köylülerin yardımıyla kendisi işleyen toprak kiralayıcısı köylüler tabakasının ortaya çıktığı görülüyor. Büyük çiftçiler arasında birçok kentli burjuva vardı. Artan kapitalist sömürü ve sayısız senyörlük hakları, köylünün sefaletini ve yoksulluğunu derinleştiriyordu. Köylüler, nüfusun esas kitlesini oluşturuyordu ve bu kitlenin satın alma gücünün azalması, pazarı daraltıyor, kapitalizmin ilerleyişini engelliyordu.

BURJUVA VE PROLETARYA SINIFLARININ DOĞUŞU

İngiltere'de yükselmekte olan burjuvazi, toplumun çeşitli sınıf ve katlarından gelenleri kendi saflarına topluyordu. Ticaret burjuvazisi, kökünü, ortaçağ tüccarlarından, sanayi burjuvazisi ise zenginleşmiş zanaatçılardan alıyordu.

Toprak sahiplerinin bir kısmı, ücretli emeğin sömürüsüne, yani kapitalist ekonomiye geçmek üzere ekonominin feodal biçimlerini bıraktılar. Bu olay, doğmakta olan kapitalist sınıfın bağrında birbirinden ayrı iki toplumsal tabakanın ortaya çıkışını doğurdu: burjuvalaşmış feodaller ve kent burjuvazisi. Topraklarından kovulan köylüler, manüfaktürlerdeki ücretli işçilerin büyük kısmını oluşturdu. İngiltere'nin feodal devleti, manüfaktürlerin genişlemesini isteklendirmesi yararlı buluyordu. Gerçekten de, devletin, kapitalist patronlara "yardım"ı, feodal yöntemlerle gerçekleşti. Bu yüzdendir ki, Tudorların ve Stuart'ların 16. yüzyıldan beri uygulamaya başladıkları "işçi mevzuatı", bir çeşit ekonomi-dışı zordu. Geçim olanaklarından yoksun onbinlerce işçinin işkence görmesine, ürkütülmesine ve öldürülmesine neden olan bu mevzuatın "kanlı" sıfatı ile tarihe geçmesi, bir raslantı değildir.(sayfa 31) Proletarya, feodal devlet ile yükselmekte olan burjuvazi arasındaki sıkı bir işbirliğinin nitelendirdiği tarihsel bir ortamda ortaya çıkıyordu.

Fransa'da, burjuvazi ve proletarya, oluşum halindeki bu sınıflar, soylular ve ruhaniler dışında kalan üçüncü tabakayı (tiers état), ayrıcalığı olmayan katı oluşturuyorlardı. 18. yüzyılın sonuna doğru, Fransız burjuvazisi, aşağıyukarı 250.000 kişi sayılıyordu. Bunlar, manüfaktür sahipleri, tüccarlar, bankacılar vb. idi. Proletarya, zanaatçılar ve kalfalar arasından toplanıyordu. Devrimden hemen önce, manüfaktürlerde, yaklaşık olarak, 600.000 işçi vardı. Burjuvazi azçok örgütlü bir gücü temsil ettiği halde, Fransız işçi sınıfı son derece zayıftı ve şekillenmemişti, kendi toplumsal çıkarlarının bilincinde değildi. "Kendiliğinden" bir sınıftı.

KAPİTALİST EKONOMİ İLE FEODAL SİYASAL SİSTEM
ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

İngiltere'nin feodal toprak beyleri sınıfı da, Fransız feodalleri gibi kendi durumlarını hiç de burjuvaziye bırakmaya gönüllü değildi. Feodal devlet, manüfaktürlerin genişlemesinden elde ettiği yararlara karşın, ortaçağ loncalarını destekliyordu. Bu loncalar, teknik yeniliklerin getirilmesini her çareye başvurarak engelliyor ve manüfaktürlere karşı savaşım veriyorlardı. Oysa bu, loncaları, kapitalist ilişkilere karşı korumuyordu ve loncaların ilerde kapitalist işletmeler haline gelmesini önleyemezdi. Bununla birlikte, loncalar düzeni, loncaların içtüzükleri ve ayrıcalıkları (İngiltere'de loncaların çoğu kez hem zanaatçı, hem de ticari nitelikleri vardı), İngiltere ve Fransa'da, kapitalist gelişmeyi baltalıyordu. İç gümrükler, geçiş rüsumları, yetkililerin ve senyörlerin keyfî davranışları, tek bir ölçü sisteminin olmayışı ve yerel adli kurallar, ticaretin genişlemesini, tek bir ulusal pazarın kurulmasını ve kapitalist ilişkilerin kesin olarak yerleşmesini engelleyen etkenlerdendi. Yalnız feodal siyasal sistemin tasfiyesi ve iktidarın burjuvazi tarafından ele geçirilişi, kapitalist (sayfa 32) üretim biçiminin serbestçe gelişmesini güven altına alabilirdi.

DEVRİMİN İDEOLOJİK HAZIRLANIŞI

Burjuva devrimi, fikir alanında bir hazırlık olmadan, "kafalarda bir devrim" yapılmadan olanaksız olurdu. Fransız Devrimi bu bakımdan, son derece karakteristiktir. Devrimden çok önce, üçüncü tabakanın ileri gelen temsilcileri "aydınlık havarileri", hüküm sürmekte olan feodal yönetimi şiddetle eleştirdiler, yıkılması gerektiğini gösterdiler. Eski düzenin yerini alması gereken yeni düzen hakkındaki fikirlerini ortaya koydular. "Eskiler grubu"nun filozofları, Voltaire, Montesguieu ve ötekiler, büyük burjuvazinin ideologlarıydılar. Voltaire (François-Marie Arouet, 1694-1778), mutlak krallığı, soyluların ayrıcalıklarını, boşinan canavarı ve bağnazlık yılanı diye nitelendirdiği katolik kilisesini amansız bir biçimde suçluyordu. Özgürlük ve eşitlik ideallerini ileri sürerken yalnızca, burjuvazi ile soyluların eşitliğini kastediyordu.

Charles Montesquieu (1689-1755), Acem Mektupları adlı çok nükteli taşlamasında feodal düzeni sert bir biçimde eleştirdi. Başka bir yapıtında, Yasaların Ruhu'nda feodal mutlakiyetin yerini alacak olan düzen hakkındaki fikirlerini ortaya koydu. Ona göre en iyi toplumsal yapı, meşrutiyet, meşruti hükümdarlıktır. Voltaire gibi Montesquieu de, özgürlük ve eşitlik ülkülerine bağlıdır. Zencilerin köleliğine şiddetle karşı çıkar.

İkinci grup, "genç kuşak" filozoflarını, Rousseau ve ansiklopedicileri, küçük ve orta burjuvazinin sözcülerini içine alıyordu. Adlarını, kaleme aldıkları 33 ciltlik, Açıklamalı Bilimler, Sanatlar ve Meslekler Sözlüğü ya da Ansiklopedisi'nden alıyorlardı. Bu yapıtın yazarları, mekanik materyalizmden esinleniyorlar, ama toplumsal olayların açıklanmasında idealist kalıyorlardı.

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) baskısız bir topluma, (sayfa 33) özgür insanlar arasında bir "toplum sözleşmesi"ne dayanan genel mutluluk ve refah devleti hayal ediyordu. Halkın, despotizmi devirmeye ve devrimi gerçekleştirmeye hakkı olduğunu yazıyordu. Devrimci küçük-burjuvazi özel mülkiyetin eşit olarak üleşilmesini ileri sürüyor; ama özel mülkiyetin kaldırılmasını olanaksız bir şey sayıyordu.

Ansiklopedicilerin görüşleri, Diderot, Helvétius, d'Alembert ve başkaları, Rousseau'nun görüşlerine yaklaşıyordu.

Hugo, ansiklopedicilerin, Fransız devrimini yapanların, ideolojik eğitimindeki rolünü belirtirken şöyle yazıyordu: "1789'un, bu önsöze, Ansiklopedi'ye gereksinmesi vardı. Voltaire, Mirabeau'yu hazırlıyor. Diderot'yu ortadan kaldırın, Danton'dan da olursunuz. 18. yüzyılın Rousseau denen filizini kurutan biri, yüzyılın sonunda Robespierre denen öteki filizi de kurutmuş olurdu".

Ve ensonu üçüncü Aydınlık filozofları grubunu, yoksul köylülerin, kentlerin yoksul yığınlarının ve proletaryanın ideologları oluşturuyordu. Özellikle, ütopik komünizm fikirlerini geliştiriyorlardı. Jean Mellier (1664-1729), Vasiyetna' me'sinde baskıya ve özel mülkiyete dayanan bir yönetimin, devrim yoluyla devrilmesi zorunluluğunu gösteriyor. Sömürgecilerin elinde din, halkı boyunduruk altında tutmaya yarayan bir masaldır. Toprağın özel mülkiyetinin, yerini işçilerin evrensel mülkiyetine bırakacağı sömürüşüz bir toplum kurmak zorunludur, diyor. Bunlar, aslında, ütopik komünist fikirlerdir. Morelly (özgeçmişi konusunda hiç bir şey bilinmiyor), Doğa Kanunnamesi'nde ve Papaz Mably (1709-1785), bunlara çok yakın fikirleri yayınlıyorlar.

Ansiklopedicilerin yapıtı, devrimin hazırlanışında çok büyük bir rol oynadı, çünkü bu filozoflar, krallık otoritesinin, feodal düzenin ve kilisenin, geniş yığınların gözündeki büyüleyici etkisini yıkmaya çalışıyordu.

DEVRİMCİ ORTAM

Bir devrimci patlamadan önce, devrimci bir ortam vardır. (sayfa 34) Bu demektir ki, öznel etkenlerle birlikte nesnel etkenlerin birleşmesi devrimle sonuçlanır. Nesnel etkenler arasında, her şeyden önce, süregelen yoksulluğun ve yıkımların ağırlığı altında ezilen yığınların kendi haklarını kendilerinin dile getirmeye başlamalarını saymak gerekir. Aynı zamanda, artık egemenliklerini değişmeden sürdüremeyen egemen sınıfların siyasal bunalımı da bu etkenler arasındadır. Devrimci ortamı tamamlayan öznel etken de, devrimci sınıfın, gerici sınıfın egemenliğine son vermek için, halkın oldukça şiddetli devrimci hareketlerini benimseyip yüklenen davranışlarıdır.

Devrimci ortamın ve bütünüyle burjuva devriminin somut özellikleri, 1789 Fransız Devriminde açıkça ortaya çıkar.
18. yüzyılın ikinci yarısında, Fransız mutlakiyeti, tam çözülme, çürüme durumundaydı. Sarayda ahlak bozukluğu ve israf hüküm sürmekteydi. Büyük senyörler kralı kendilerine örnek alıyorlardı.

Öte yandan, ülkede, köylü ayaklanmalarının ardı arkası kesilmiyordu; bazan savaşımı işçiler başlatıyordu (özellikle, 1786'da Lyonlu dokumacıların ayaklanması).
Egemen feodal sınıfın ve burjuvazinin mutlakiyetinin hizmetinde olan egemen kesimin en keskin görüşlü temsilcileri, mevcut düzeni değiştirmek gereğinin bilincindeydiler. Ama, reformlar yoluyla, yani egemenliklerini ve tümüyle feodal düzeni korumaya yönelmiş kısmi ödünlerle amaçlarına ulaşabileceklerini sanıyorlardı. Özellikle, 1774'te, Maliye Bakanı olan Robert-Jacques Turgot'nun reformları böyleydi. Bu reformlar, kapitalistleşme yolunda girişimlerdi. Ama, Turgot, kısa bir süre sonra görevinden alındı ve reformları yürürlükten kaldırıldı. Bu, bir kez daha, kapitalist gelişme ile siyasal feodal sistemin bağdaşmazlığını ortaya koydu.

1790 yıllarına doğru, ülkenin ekonomik durumunun son derece ağırlaştığı görülür; bu, halkın hoşnutsuzluğunun yeni bir patlamasına neden oluyor. Ülkede devrimci bir ortam yaratıldı. Üçüncü tabaka olan burjuvazi, toplumsal sıkıntıya (sayfa 35) çözüm yolları bulmak için, buyururcasına, Etats Généreaux'nun toplantıya çağrılmasını istedi. Kral Louis XVI, buna razı olmak zorunda kaldı. Üçüncü tabakanın (özellikle burjuvazinin ve öteki varlıklı tabakaların) iki katına çıkarılması kararlaştırıldı ve bunların temsilcileri, Etats Généreaux'ya öteki iki ayrıcalıklı sınıfınkiler kadar milletvekili seçme olanağını elde ettiler.

2. DEVRİMİN İLERLEMESİ

DEVRİMCİ PATLAMA

Etats Genereaux, 5 Mayıs 1789'da açıldı; ertesi gün, derin bir şekilde birbirlerinden farklı, çeşitli güçlerin temsilcilerini karşı karşıya getirdi. Ayrıcalıklılar, üçüncü katın delegeleriyle birlikte ortak toplantı yapmayı reddettiler. Bu davranış, sonuncuları, cesur bir devrimci davranışa iteledi: 17 Haziranda, Ulusal Mecliste, kendilerine, en yüksek yetkiyi verdiler. Az sonra, Ulusal Meclis, kralın isteğine karşı gelerek, kendisini Kurucu Meclis olarak ilan etti ve bir anayasanın hazırlanmasını başlıca görev olarak benimsediğini belirtti.
Kral muhalefete son vermeye ve üstünlüğünü yeniden kurmaya karar verdi. Birliklerini topladı. Parisli yığınlar silahlanmaya başladılar. Yabancılar arasından toplanmış olan krallık süvari birliği halka ateş açtı. Artık halkın sabrı tükenmişti. 13 Temmuzda adına layık isyan başlıyordu. En başta yoksul işçiler olmak üzere isyancılar, 14 Temmuzda Bastille'i bastılar: Bastille'in alınması, Fransız Devriminin başlangıcı sayılır.

Kurucu Meclis, iktidarı ele aldı. Aynı anda belediyenin kendi-kendini yönetim örgütü, Komün, kuruldu.

Burjuva devrimleri, evrimleri boyunca, çeşitli toplumsal tabakaların devrimde oynadıkları role göre farklı aşamalardan geçer. Bu aşamalar Fransız Devriminin gelişmesinde de ortaya konabilir. (sayfa 36)

DEVRİMİN BİRİNCİ DÖNEMİ: İKTİDAR BÜYÜK BURJUVAZİNİN ELİNDEDİR
(14 TEMMUZ 1789 - 10 AĞUSTOS 1792 )

Bastille'in alınması, feodal hakların kaldırılmasını isteyen köylülerin başkaldırmalarına işaret oldu. Büyük burjuvaların -toprak sahiplerinin- üstün durumda oldukları birçok kentin belediyeleri ve ulusal muhafızları, feodallerin yardımına koşuyordu. İsyancıları yenmek için birlikler getirtiliyordu. Köy ve kent emekçilerine karşı bir çeşit büyük burjuvazi ve soylular birliği oluştu. İsyancılara karşı hiç bir sempatisi olmayan, ama devrimin yükselişinden korkan Kurucu Meclis, 11 Ağustosta, senyörlük haklarının kaldırılması hakkında bir yasa çıkarttı. Bu yasa, köylülerin kişisel angaryalarını tazminata bağlamadan kaldırıyordu, öteki hakların da satın alınabilir olduğu ilan edildi. Ürün vergisi (dime), ancak ilke olarak kaldırıldı, yeni bir yönetmeliğin yürürlüğe konmasına değin bu verginin ödenmesi gerekiyordu. Senyörlük hukukunun, yani senyörün serfleri üzerindeki adli yetkilerinin kaldırılması da gene koşula bağlı bir nitelik taşıyordu. 11 Ağustos yasası sayesinde, burjuvazinin temsilcileri kendileri için elverişli olan maddeler elde ettiler. Çeşitli kent ve eyaletlerin yararlandıkları ayrıcalıklar kaldırıldı, rahipler sınıfı ve soylular da vergi yükümlülüğü kapsamına alındılar.

Burjuvazinin ve feodal zümrelerin eşitliğini onaylamak amacıyla, Kurucu Meclis, 26 Ağustos 1789'da, "Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi"ni kabul etti; ki bu bildiri, gelecekteki anayasaya giriş görevi yapacaktır. Bildiri darbelerini, feodal toplumun temellerine yöneltiyordu ve onun ilerici rolü buradaydı. İnsanların eşitliğini ilan ediyor, bağımsızlık, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmenin, insanların her zaman için geçerli ve doğal haklan olduğunu bildiriyor, ulusun egemenliği ilkesini kabul ediyor, mülkiyetin dokunulmaz ve kutsal bir hak olduğunu ileri sürüyordu. Bu son nokta, Bildirinin, yurttaşlığı yalnız mülk sahiplerine tanıyan burjuva niteliğini, sınıf niteliğini açıkça ortaya koyuyordu. Bildiri, feodal eşitsizliğin yerine burjuvaca eşitsizliği koydu. (sayfa 37)

1789-1790 yıllarında, Paris'te ve daha sonra başka kentlerde, devrimci kulüpler ortaya çıktı. Devrim süresince bu kulüpler, siyasal partilere hizmet ettiler. Toplantı yeri olan Paris'teki St. Jacob manastırından dolayı Jakobenler kulübü adını alan kulüp, en güçlüleri arasındaydı. Daha sonra, taşrada, aynı adı alan ve aynı ilkelerden esinlenen yüzlerce kulüp kuruldu. Başlangıçta bu kulüplerde egemen durumda olanlar, (Mirabeau, Barnave, la Payette vb.) meşruti krallık yanlışıydılar; daha sonra, başında Rousseau'nun bir öğretilisi olan Maximilien Robespierre'in bulunduğu burjuva demokrat eğilim üstün geldi. Robespierre'in hasımları, jakobenlerden ayrıldılar ve kendi özel kulüplerini, föyonlar kulübünü kurdular.

1790 yılının başında, Paris'te (adını kulübün oturumlarını yaptığı eski Saint-François-Cordelier manastırından alan) kordeliyeler kulübü ortaya çıktı. Bu kulübün büyük simaları arasında Georges-Jacques Danton, Camille Desmoulins, Jacques Hebert, Gaspard Chaumette ve Jean-Paul Marat vardı. Devrimi yapanlardan biri olan Marat (1743-1793), en radikal demokratik tutumları benimsiyordu. Emekçiler, ona, halkın dostu diyorlardı.

Konu birunsatan tarafından (03-03-2008 Saat 20:49 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi
birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 03-03-2008, 20:51   #3
-YASAKLI-
 
birunsatan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.187
Karma gücü: 0 birunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond repute


BÜYÜK BURJUVAYİNİN VE LİBERAL SOYLULARIN
İKTİDARININ SAĞLAMLAŞMASI

Feodal hakları kaldıran yasanın kral tarafından onaylanması gerekiyordu. Ama kral, yasanın onaylanmasını sürüncemede bırakıyor, üstelik devrimin başarılarını ortadan kaldırmak için uygun bir zaman bekliyordu. Bu Paris emekçilerinin devrimci gösterilerine neden oldu. Kral, yasayı imzalamak ve Paris'e gelmek zorunda kaldı. Kurucu Meclis de Paris'e taşındı. Bu olaylar, başrolün, büyük burjuvazinin ve soyluluğun liberal kesimine düştüğü burjuva meşrutiyetinin kurumlaşmasını gösterdi.

Kapitalist ilişkilerin gelişmesini kolaylaştıran kararlar alındı: loncaların ve iç gümrüklerin kaldırılması, ruhban sınıfının (sayfa 38) mallarının zoralımı, kilisenin devlete bağlı olması. Büyük burjuvazi, devrimin ilerleyişinden korktuğu için, Kurucu Meclis, emekçilere karşı birçok karan kabul etti.

1790 Mayısında, senyörlük haklarının satın alınma bedeli belirlendi: nakit olarak, hakların yıllık değerinin yirmi katı saptandı (taksit ya da kredi olanağı tanınmadı). Bu, köylü hareketlerinin yeni bir dalgasına yolaçtı. Haziran 1791'de, işçi demeklerini, grevleri vb. yasaklayan, işçilere karşı bir yönetmelik yayınlandı (Le Chapelier yasası).

Kurucu Meclis, Fransa sömürgelerinde köleliğin kaldırılmasını da reddetti.
Meşruti hükümdarlık yönetimi kralın Paris'ten kaçmaya kalkmasından (Haziran 1791) ve Paris'te kralın düşürülmesini ve cumhuriyetin ilanını istemek için bir gösteri düzenleyen halk yığınlarına ateş açılmasından sonra, 3 Eylül 1791 Anayasasıyla yasalaştı.
Anayasa gereğince yasama yetkisi, Yasama Meclisinindi. Oy verme hakkı, yalnız "iş sahibi" (actif) yurttaşlara, yani en varlıklı olanlara verildi. Sayıları o zaman, ancak 4.300.000 kadardı. Yeni kurulan Yasama Meclisinde, çoğunluk, Kurucu Mecliste de egemen durumda olan föyonların elinde bulunuyordu. Yukarı burjuvazinin temsilcileri sımsıkı saraya bağlıydılar (bankacılar, vergi kesenekçileri, mültezimler vb.). Jakobenler kalabalık bir grup oluşturuyorlardı. Demokrat burjuvalar, gerçek devrimciler azınlıktaydılar; oysa, çoğunluğu, büyük burjuvazinin, sanayi ve ticaret orta burjuvazisinin temsilcileri, yani jirondenler (Gironde'dan seçilmiş olanlar) oluşturuyordu. Föyonların ve jakobenlerin salonun sağ ve sol yanlarında yer alışları, siyasal partilerin "sol" ve "sağ" olarak bölünüşünün başlangıcı oldu.

Çok yakında savaş sorunu, föyonların, jirondenlerin ve jakobenlerin çatışmasına neden olan en çetin sorunlardan biri oldu. Fransız Devriminin hakkından gelmek için Avrupa monarşilerinin yürüttükleri müdahale hazırlıkları, 1791'den beri apaçık bir nitelik almıştı. 1792'de devrimci Fransa'nın, gerici ve kralcı Avrupa'ya karşı savaşları başladı. Fransa (sayfa 39) için, bunlar, devrimin sağladığı kazançları savunmak amacını güden haklı savaşlardı ve onların niteliği, devrimin sonuna, yani 1794'e kadar değişmedi.
Kralın, feodal güçlerin koalisyonunu pek de gizli olmayan bir biçimde desteklemesi, halk yığınlarının gösterilerine yolaçtı. Paris Komünü, başında Marat, Danton, ve Robespierre'in bulunduğu bir devrim komitesi kurdu. Devrimci yöntemle yenilenmiş olan Komün, Yasama Meclisinin yanında, bir iktidar organı haline geldi; artık, işçileri, zanaatçıları, küçük burjuvaları kapsıyordu.

10 Ağustos 1792'de, devrimci halk ayaklandı, Saray hücumla ele geçirildi. Yasama Meclisi, kralın düşürüldüğü kararını kabul etmek zorunda kaldı.

DEVRİMİN İKİNCİ DÖNEMİ:
İKTİDAR, SANAYİ BURJUVAZİSİNİN VE İŞ ÇEVRELERİNİN ELİNDE
(10 AĞUSTOS 1792-2 HAZİRAN 1793)

Krallığın düşmesi, devrimin yeni bir aşamasını başlattı. Yasama Meclisi tarafından kurulan, jirondenlerin başına geçtikleri bir geçici Yürütme Konseyi, üstün bir rol oynadı. Eylül 1792'de, halk yığınlarının baskısı altında, Yasama Meclisinin saptadığı Ulusal Konvansiyon Meclisi seçimleri yapıldı. Konvansiyon, krallığın devrildiğini bildirdi (21 Eylül) ve ertesi gün Cumhuriyeti ilan etti. Yeni bir takvim kabul edildi, 22 Eylül günü, "ilk özgürlük yılının birinci günü" ilan edildi.

Konvansiyonun sağ ucunda jirondenler,, solunda "dağ (Montagne) üstünde" de jakobenlerin en devrimci kesimi olan dağlılar -montanyarlar- oturuyordu. Ama "Bataklık" (Marais) kararsız milletvekilleri, taşra delegeleri üstün durumdaydılar, jakoben-montanyarlar, Fransız Devriminin en radikal partisini temsil etmiyorlardı. Bu rol, Jacques Roux, Pierre d'Oliver, Théphile Leclerc ve Jacques Varlet'nin yönettikleri grup tarafından oynanmıştı. Paris Komünü ve kordeliyeler kulübü, onların merkezi oldu. Spekülasyona karşı (sayfa 40) şiddetli önlemlerin kabulü gibi aşırı isteklerinden dolayı, onlara, "çılgınlar" {"enragés") adı verildi. Bunlar, Paris halkının en yoksul tabakalarının temsilcileri oldular.

"Çılgınlar"ın istekleri, nesnel olarak, burjuva yönetiminin yürürlükten kaldırılmasını amaçlıyordu. Bir sınıf bir başka sınıfı açlıktan öldürürken, özgürlük, hayalden, kuruntudan başka bir şey değildir, diyorlardı. "Çılgınlar" büyük toprak mülkiyetinin kaldırılmasını öneriyorlar, köylülere kendi işleyebilecekleri kadar toprak verilmesi çağrısında bulunuyorlardı. Herkesin, ürettiği kadar alacağı bir komün kurulmasından yanaydılar.
Jirondenler ile montanyarlar şiddetli bir savaşıma giriştiler. Jirondenler, büyük tüccarların ve spekülatörlerin savunmalarını açıkça üzerlerine alarak ve tahıl azami fiyatlarının saptanmasına muhalefet ederek, gitgide karşı-devrim saflarına geçiyorlardı. Bu durum, halk yığınlarının montanyarlar ve "çılgınlar" tarafından yönetilen yeni hareketlerine (31 Mayıs-2 Haziran 1793) ve jirondenlerin düşüşüne neden oldu. Jirondenlerin liderlerinin çoğu tutuklandı.

DEVRİMİN ÜÇÜNCÜ DÖNEMİ:
DEVRİMCİ DEMOKRATİK DİKTATÖRLÜK
(2 HAZİRAN 1793-28 TEMMUZ 1794)

Halk yığınlarının kararlı davranışları, devrimi ileriye götürüyordu. Jirondenler artık egemen bir rol oynayamayınca, jakobenlerin diktatörlüğünün kurulduğu görülür. Bu, devrimin yüksek aşamasına geçişti, 1793 yazında, ülke, çok büyük sıkıntılar içinde bulunuyordu. Dışardan Avusturya, Prusya ve İngiltere ordularının saldırıları, içerden karşıdevrim hareketleri birlikte yürüyordu. Karşı-devrimci bir ayaklanma, Fransa'nın kuzey-doğu kesiminin on bölgesine yayıldı, beyaz terör birçok kentte ortalığı kasıp kavuruyordu. Marat'nın haince öldürülmesi bunun bir sonucu oldu. Kurulan devrimci diktatörlüğün esas organları, hükümet görevlerini yerine getiren Halk Kurtuluş Komitesi ile Genel Güvenlik (sayfa 41) Komitesi ve Devrim-Mahkemesi oldu. Seçimle gelen Belediyelerin yerini, devrim komiteleri aldı. Komite üyeleri, Konvansiyondaki milletvekilleri, tam yetki ile eyaletlere gönderildiler. Halk yığınlarının desteğinden yararlanan burjuvazinin ileri kesiminin devrimci demokratik diktatörlüğünün kuruluşu, ülkede, radikal demokratik değişikliğin gerçekleştirilmesine yardımcı oldu.

Jakobenler tarafından alınan önemli önlemlerden biri de kapitalist ülkelerde bugüne değin kabul edilmiş olan anayasaların en demokratiği olan yeni bir anayasanın kabulü (24 Haziran 1793) oldu. Gene de, bu anayasa, genellikle burjuva anayasalarına özgü olan çelişik anlatımlardan ve kısırlıklardan yoksun değildi.

Kuşkusuz, Anayasanın ilk bölümünü oluşturan yurttaşlık ve insan haklan bildirisi, herkesin mutluluğunun, toplumun amacı olduğunu ilan ediyordu. Düşünce, basın, toplanma, vicdan, dilekçe özgürlüğünü, çalışma ve eğitim hakkını onaylıyordu. Eğitimi, halkın kutsal hakkı olarak kabul ediyordu. Oy verme hakkı, 21 yaşına varan tüm yurttaşlara tanınıyordu. Gerçekte, bu maddelerin çoğu sözden ibaretti. Burjuva yönetiminde, bu maddelerin uygulanması olanaksızdı. Bu, Anayasanın kendinden de açıkça anlaşılıyordu. Özel maddeler, her yurttaşın doğal hakkı olarak ilan edilen mülkiyetin dokunulmazlığını belirtiyordu. Böylelikle, Anayasanın ifade ettiği, bütün insanların eşitliği ilkesinin yıkıldığı görülüyordu.

Konvansiyonda egemen güç haline gelen jakobenler, toprak sorununa köklü bir çözüm getirerek, zamanını doldurmuş olan feodalizmin hesabını devrimci bir biçimde gördüler. Bütün feodal yükümlülükleri ve hakları, tazminatsız olarak ve kesin bir şekilde kaldıran 17 Temmuz 1793 kararnamesi, jakobenlerin toprak hukukunun en önemli kararlarından biri oldu. Bütün feodal ayrıcalık beratları ve belgeleri, herkesin önünde yakıldı. Jakobenler tarafından gerçekleştirilen toprakla ilgili önlemler, serbest bir toprak mülkiyetine geçişi gösteriyordu. (sayfa 42)

Jakobenler, halk yığınlarının sözcüleri "çılgınlar"ın isteklerine onlardan önce sahip çıkarak, tahıl vergilendirilmesinde azami haddi saptadılar (29 Eylül).
Bu çağda, Fransız halkı, ilk kez olarak, daha önce görülmemiş bir devrimci enerji örneği gösterdi, yeni bir strateji ve yeni bir devrimci halk ordusu yaratarak, ülkenin içinde olduğu kadar savaş alanlarında da dev bir devrimci eser ortaya çıkardı.

Konvansiyonun egemen gücü devrimci jakobenler ve Robespierre, yalnız kralcıların değil, 1793 Anayasasında saptanan azamiden ve aynı zamanda jakobenlerin konvansiyonu tarafından yayınlanan başka önlem yasalarından hoşnut olmayan burjuvazinin en başta gelen kesiminin de nefretlerini üzerlerine çektiler. Burjuvazinin gerici çevreleri, her yola başvurarak, bu önlemlerin uygulanmasını engelliyorlardı. Buna karşılık, jakobenlerin başları da, devrimci teröre başvurdular. Cumhuriyete karşı işlenen bütün suçlar ölümle cezalandırılıyordu. Devrimci terör, mutlakiyetten ve feodaliteden kesin olarak kurtulmanın en köklü çaresi oldu.

Robespiyerciler, karşı-devrim tarafına geçmiş olan eski müttefikleri Danton ve yandaşlarına karşı, savaşım vermek zorunda kaldılar. Danton ve yandaşları, saptanan azami hadlere, devrimci önlemlere karşı çıkıyorlar, ticaret ve spekülasyon özgürlüğü istiyorlar, mülkiyet hakkının sağlamlaştırılmasını ileri sürüyorlardı. Tutuklandılar, Devrim Mahkemesi tarafından mahkûm edildiler ve devrimin düşmanları olarak idam edildiler.

DEVRİM VE KİLİSE

Din bayrağı altında gelişen İngiliz Burjuva Devriminden farklı olarak, Fransız Devrimi, sınıfsal biçimlere büründü. Ama bu, hiç de, kilise, kendini sınıf savaşlarından uzak tutuyordu demek değildir. Tam tersine, katolik kilisesi, kesin olarak, gerici feodal güçlerin yanını tuttu; birçok karşı-devrimci hareket, özellikle Vandée kenti ayaklanması, katolik (sayfa 43) kilisesinden esinlendi. Bu yüzden, halk yığınları, burjuvazinin devrimci demokratik fraksiyonu, katolikliğe karşı ve ruhban sınıfına karşı, enerjik bir savaşıma giriştiler: din adamlarının karşı-devrimci eylemlerinin doğrudan doğruya ezilmesi, katolik ideolojisine karşı savaş. Bununla birlikte, "akla tapma"yı getirme yolunda yeni bir din çabaları, burjuvazinin, dini ve genel olarak kiliseyi reddedemediğini, ancak, onu kendi sınıf çıkarlarına uygunlaştırmak istediğini gösterir.

ROBESPİYERCİLERİN DURUMUNUN ÇELİŞKİLİ NİTELİĞİ DEVRİMCİ DİKTATÖRLÜĞÜN SONU

Burjuva devriminin amaçları gerçekleştikçe, jakobenlerin durumları, gitgide çelişik bir hal alıyordu. Devrimi ileriye götürmek için, burjuva devrimcileri jakobenler, proleter devrimcileri haline geçmeliydiler. Ama, o çağda, proletarya devrimi için gerekli olan toplumsal ve iktisadi koşullar yoktu. Jakobenlerin Konvansiyonu, işçi ve en başta yoksul köylüler olmak üzere geniş halk yığınlarından destek görüyordu. Kapitalizm, henüz olgunlaşmamıştı; Fransa, sanayi devrimi yoluna henüz giriyordu. Üstelik, jakobenler, büyük burjuvaziye ödünler veriyorlardı; servet eşitliğini ilan etmemişlerdi, ağır vergiler köylülerde de hoşnutsuzluk uyandırıyordu; işçilere-karşı yasaları desteklediler ve solcu siyasal hasımlarını idam ettiler.

Jakobenler hükümeti, tüccarları ve sanayicileri yüreklendiren bir sıra önlemler başlattı: para yardımları, ticaret özgürlüğü, azami hadlere karşı gelenler için konan cezaların hafifletilmesi. Bu, işçilerde hoşnutsuzluk yarattı, grevler düzenlemeye koyuldular. Jakobenler bu hareketi bastırdılar, Le Chapelier yasasını kaldırmak şöyle dursun, tarifeleri düşürerek, azami hadleri ücretlere de uygulayarak, bu yasayı ağırlaştırdılar. Bu olaylar, devrimin en demokratik topluluğu olan "çılgınlar'ın hoşnutsuzluğuna neden oldu. Bunun üzerine jakobenler baskıya başvurdular. "Çılgınlar"a yakın (sayfa 44) olan ve Hébert ve Chaumette tarafından yönetilen başka bir demokratik grubu ezdiler. Hebertçiler, devrimi izleme çağrısında bulunuyor, devrim düşmanlarına karşı dizginsiz bir terörü övüyor, bütün dünyada cumhuriyetçi bir yönetim kurmayı düşünüyorlardı.

Robespiyercilerin devrimci terörü, günden güne, daha çok halka karşı bir savaşım haline dönüşüyordu; bu da elbette ki, jakobenleri halkın desteğinden yoksun bıraktı, karşı-devrimci bir hükümet darbesini ve Robespierre ve arkadaşlarının 9 Thermidor'da (27 Temmuz 1794) idamını kolaylaştırdı. Bu darbe, jakobenler diktatörlüğünün ve Fransız Burjuva Devriminin sonunu gösterdi.

DEVRİMİN DEVİNDİRİCİ GÜÇLERİ VE ÖNCÜLÜĞÜ DEVRİMİN BİLANÇOSU

Devrim, yükselen bir çizgi izliyordu. Halk yığınları: serf köylüler, her şeyden önce onların en yoksul kesimi ve kentlerin aşağı halk tabakası, devrimin devindirici güçlerini oluşturuyorlardı. Ama, örgütsüzlük ve bilinçsizlik yüzünden halk yığınları devrimin başına geçemediler. Burjuvazi, o çağın ilerici sınıfı, devrimin yönetimini üzerine aldı. Halk yığınlarını sürüklemesini ve onları kendi çıkarları için kullanmasını bildi. Kesin olarak bu yüzdendir ki, devrim sırasında bile burjuvazinin siyaseti geniş halk yığınları arasında onları feodaliteye karşı savaşımı genişletmeye ve derinleştirmeye doğru iten büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştı.

Fransız Devrimi feodaliteye son verdi, yeni üretim ilişkilerine yolu açtı. Toplumun eski toplumsal yapısını yıktı ve siyasal yapısını ortadan kaldırdı. 1649 İngiliz Burjuva Devriminden sonra, Fransız Devrimi, insan toplumumun evriminde yeni bir evreyi, kapitalizmin kuruluşu ve gelişmesi evresini başlattı. Emekçilerin sömürüsünü sona erdirmekten uzaktı, yalnızca bu sömürünün biçimi değişmiş oldu.

Devrim, kapitalizmin mezar kazıcısı olacak olan sanayi proletaryasının gelişmesi koşullarını yarattı
--------------------
BURJUVA DEVRİM TİPLERİ

Fransız Devrimi, bu devrim boyunca, baskının ve sömürünün ağırlığı altında ezilmiş halk yığınlarının ve küçük insanların kendi kendilerine başkaldırdıkları ve devrimin doğrultusunu başka yöne çevirdikleri bir burjuva devrimi oldu. Bu tipe, burjuva demokratik devrim hareketi denir. "Yukardan gelme" denen başka tip burjuva devrimleri de vardır (örneğin Jön-Türklerin devrimi). Halk yığınları bu devrimlere katılmazlar ve elbette kendi iktisadi ve siyasal istemlerini ortaya koymazlar.

Önderlik rolünün burjuvazi tarafından oynandığı emperyalizm-öncesi çağın burjuva demokratik devrimleri ile emperyalist çağınkiler arasında ayrım yapmak zorunludur. Sanayi proletaryası, tarih alanında, bu son çağda kendini gösterir, kendi öz siyasal partisi ve dünya hakkında bilimsel görüşü vardır. Bu olgu, sınıf güçlerinin ilişkilerini derinden değiştirir. Emperyalist çağın burjuva demokratik devrimlerine, proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünü kurma görevini yerine getirmek üzere, köylülük ile ittifak halindeki proletarya öncülük eder. (sayfa 46)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KAPİTALİZMİN KURULMASI VE GELİŞMESİ

1. SANAYİ DEVRİMİ

SANAYİ DEVRİMİNİN ÖZÜ

Kıta Avrupası üzerindeki burjuva devrimleri, feodalitenin bir dizi ülkede ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Kapitalist üretim ilişkileri, kendilerini engelleyen kösteklerden kurtuldular, hızla gelişecekleri bir yol açtılar. Burjuva devrimlerini ilkin yaşamış olan ülkelerde ve onların etkisiyle ötekilerde de kapitalist ilişkiler geliştikçe, kapitalist sanayi de hızla yayılıyordu. Bu genişleme, ücretli işçi kullanan iş yerlerinin basit bir sayı artışı ile, basit bir üretim hacmi artışı ile anlatılmaz. Bu ileri atılışın ve onun etkilerinin toplum için çok daha büyük bir önemi oldu. Burjuva devrimleri, üretici güçlerin ilerlemelerinin engellerini ortadan kaldırdılar ve bu güçlerin gelişmesini büyük ölçüde hızlandırdılar. Bu toplumsal kargaşalıklar teknikte bir devrim yarattı: makine icat edildi. Kapitalist sanayiin yayılması, kapitalist manüfaktürlerde hüküm sürmekte olan kol emeğinin yerini makinelerin (sayfa 47) alması anlamına geliyordu. Kapitalizmin zanaatçılığa bağlı tekniğiyle birlikte manüfaktür aşamasından makineli sanayie geçiş, sanayi devrimi adını alır. Burada "devrim" terimi kullanılır, çünkü kol emeğinin yerini makinenin alması, çağın toplumsal-ekonomik ilişkilerinin evrimi üzerinde büyük bir etki ortaya çıkarmıştır; öte yandan, bu ilişkiler de, belirli bir ölçüde, kapitalizmin yazgısını belirlemişlerdir.

İNGİLTERE'DE SANAYİ DEVRİMİ

Sanayi devriminin başladığı yer, İngiltere'dir (18. yüzyılın ortası) ve orada en belirgin biçimleri almıştır. 19. yüzyılda, öteki kapitalist ülkelere yayılmıştır.

Sanayi devriminin İngiltere'de başlamış olması, beklenmedik bir olay değildir. İngiltere'de sanayiin hızla gelişmesi için elverişli koşullar birkaç yüzyıldan beri biraraya toplanmıştı. İngiltere'de çok erken gerçekleşmiş olan köleliğin tasfiyesi, köylü nüfusun mülksüzleştirilmesi, bir yandan kullanılabilir kol emeğini ortaya çıkardı, öte yandan tarım yönetiminde kapitalist yöntemleri yaydı. Bunlar, aynı derecede, iç pazarın canlanışının etkenleri oldular. İngiltere'ye sürüm alanları sağlamış olan sömürü fetihleri, pek büyük zenginliklerin birikiminin ilk kaynağı oldu. Kısacası 17. yüzyılın burjuva devrimi, birçok feodal kalıntıları silip süpürmüştü.

Sanayi devrimi, lonca sınırlamalarının en az duyulduğu üretim dalında, özellikle pamuklu üretimde başladı. Bu sektör, feodal İngiltere'de, genel olarak feodal Avrupa'da da olduğu gibi, hammaddesi bulunmadığı için yoktu. Büyük Britanya, pamuğu ancak, sömürgelerin, özellikle Hindistan'ın ele geçirilişi sayesinde elde etti. İngiltere pamukluları kısa zamanda yünlülerle ve ketenle başarıyla rekabet etmeye başladı. Büyük bir tüketici yığını, yani daha istikrarlı bir pazar buldu. Bütün bu etkenler, pamuk sanayiinin ilerleyiş hızını o ölçüde teşvik ediyordu ki, durmadan artan böyle bir talebi, artık manüfaktür karşılayamıyordu. Pamuk üretimini (sayfa 48) yükselten bütün yenilikler, çok büyük kârlar getiriyordu.
Makinelerin icadı, iplikçilikte başladı. 1765'te spinning jenny, 1767'de Water Frame, 1779'da mule jenny icat edildi. Bu makineler, pamuk ipliğinde köklü değişiklikleri ortaya çıkardı.

18. yüzyılın 70 yıllarında, yüzlerce işçi çalıştıran iplik yapımevleri ortaya çıktı, 1780'e doğru, İngiltere'de 20 iplik yapımevi bulunuyordu, on yıl sonra 150'ye çıktı.
Pamuk ipliği imalinde makineciliğin ilerlemesi, dokumacılığın gecikmesine meydan verdi. Dokuma tezgahlarının iplik imaline uygun bir hale getirilmesi yolundaki girişimler, ancak uzun çabalardan sonra sonuç verdi.

İlk makineler, su çarkıyla işletiliyordu; makinelerin su çarkıyla işletilmesi, bu makinelerin su bulunan yerlerde işletilmesini zorunlu kılıyor ve bunların kullanımını sınırlandırıyordu. Genel olarak her yerde çalışan bir motor gereksinmesi, gittikçe daha şiddetle kendini duyuruyordu. 18. yüzyılın 80 yıllarından başlayarak pamuk sanayiinde Watt'ın buharlı makinesi kullanılmaya başlandı. Bu, sanayi üretimini artırmak olanağını yarattı, ve ülkede fabrikaların çoğalmasını, sanayi merkezlerinin genişlemesini sağladı.

Makinecilikte ilerleme, maden tüketimini hızlandırıyordu; ama, kömür ve odun sıkıntısı, metalürjinin (maden işleme sanayiinin) gelişmesini sınırlandırıyordu. Metalürji, ancak 1784'ten sonra, Henry Cort'un demir ergitme ve arındırma fırınını buluşundan sonra büyük ilerlemeler gösterdi. Böylece, İngiltere'de demir üretimi, 1785 ve 1797 yılları arasında iki katına çıktı. Kok kömürü ile yapılan döküm, taşkömürü üretiminin artmasına yardım etti; yüz yıl içinde taşkömürü üretimi, yüzyılın sonunda yaklaşık olarak 10 milyon tona varmak üzere dört katına çıktı.

Pamuk ipliği imalatında ilk kez olarak makinelerin kullanılması, buna bağlı bir dizi sanayi dalının, özellikle ağır sanayiinin kurulmasını sağladı. Ağır sanayiin gelişmesi, makine yapımının yaratılmasıyla doruğuna ulaştı. Başlangıçta, makineler, manüfaktürlerde, zanaatçılık usulleriyle yapılıyordu. (sayfa 49) Çok pahalı oluyorlardı ve imalleri, sanayiin artan taleplerini karşılamaktan uzaktı. Ancak makinelerin makineyle imali ayrı bir sanayi kolu halini aldıktan sonradır ki, makine imalatı hızlandırılabildi ve fiyatları düşürülebildi. Makine imali o denli hızla artıyordu ki, 1824'te, Parlamento, makine ihracına izin verdi.
1825'te ilk demiryolu İngiltere'de yapıldı, 1830'da Manchester ile Liverpool arasında demiryolu trafiği açıldı ve 19. yüzyılın ortalarına doğru İngiltere'de demiryollarının uzunluğu 10.000 kilometreye ulaştı.

19. yüzyılın 40 yıllarına doğru, İngiltere'de, makine sanayii, zanaat üretiminin yerini aldı. İngiltere kendi sınai üstünlüğünü, uzun zaman elinde kalacak şekilde sağladı, "dünyanın fabrikası" haline geldi. 1839'da Fransa, Belçika ve Prusya'nın çıkardıkları kömürden dört kat daha fazla kömür çıkardı. 1826'dan 1846'ya değin demir ve dökme ihracatı 7,5 kat artmıştı.

ÖTEKİ ÜLKELERDE SANAYİ DEVRİMİNİN ÖZELLİKLERİ

Fransa'da makineleşmeyi teşvik eden devrimdir. 18. yüzyılın sonunda dağınık bir halde bulunan makinecilik, 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca ilerledi. İngiltere'de olduğu gibi ilkin yeni bir dal olan pamuk iplikçiliğinde başladı.

1805'te Jacquard, dokuma tezgahını icat etti; daha 1812'de, Fransa'da 200'den fazla makineli dokuma fabrikası bulunuyordu. 1820'den sonra Fransa'da makine yapımının doğduğu görüldü; 1830'dan sonra demiryolları yapımı başladı.

Üretim dallarının gelişmelerindeki ve dağılışlarındaki eşitsizlik, Fransa'da, sanayi devrimini karakterize eder. Ancak metalürji sanayiinde ve pamuk üretiminde büyük fabrikalar vardı. Pamuk üretiminin ülkenin sınır bölgelerinde, özellikle kuzeyde ve doğuda yayıldığı görülür.

19. yüzyılın ortalarında bile, Paris'te, konfeksiyon ve lüks eşya yapımı gibi dalların başta geldikleri, 2 ila 10 işçi (sayfa 50) çalıştıran küçük ve orta işletmelerin yaygın durumda oldukları görülüyor. Lyon bölgesinde yoğunlaşmış olan ipekli imalatının, esas olarak, yalnızca dağınık manüfaktürlerde geliştikleri görülüyor; özellikle de evde çalışan köylülerin köylerinde gelişiyor.

Bütünüyle, İngiltere'dekinden daha sonra başlamış olan Fransız sanayi devrimi, daha ağır bir tempo ile gelişiyordu. Bu durum, İngiltere'nin sanayi maddelerinin dünya pazarı üzerindeki egemenliği ile açıklanıyordu. Ayrıca, küçük köylü işletmelerinin üstün durumda oluşu, kol emeği sıkıntısı çeken büyük sanayiin atılımını güçleştiriyordu.

Almanya'da, İngiltere ve Fransa'dakinden daha uzun ömürlü olan feodal kalıntılar ve aynı zamanda ülkenin siyasal bakımdan parçalanmış durumda oluşu ve iç engeller, sanayi devriminin gelişmesini dizginledi. Her ne kadar, o çağda, iki sanayi bölgesi, maden kömürü işletmesi ve metalürji sanayii ile Rhin-Westphalie bölgesi ve tekstil sanayii ile Saks-Silezya bölgesi vardıysa da, Almanya'da, sanayi devrimi, gerçek olarak, 1850'de başladı. Fransız egemenliği sırasında feodal yönetimin kaldırılması ve aynı zamanda zengin doğal kaynaklar (kömür ve demir cevheri) bu bölgelerin ilkinde sınai ilerlemelere yardımcı oluyordu. Saks'ta ve Silezya'da manüfaktürler esas olarak, tekstil sanayiinde egemen durumda bulunuyorlardı. 19. yüzyılın 40 yıllarına doğru, manüfaktüre dayanan üretimin başta gelişi, bütünüyle ele alınacak olursa, Almanya'nın ayırıcı özelliğiydi. Sanayi devrimi, ancak 1850-1860 yıllarında genişlik kazandı.
1848-1849 Devrimi sırasında, siyasal alanda bir yenilgiye uğrayan Alman burjuvazisi, şimdi, iktisatta komuta kollarını eline geçirmek istiyordu.

Sanayi devriminin geç başlamış oluşu, Alman sanayiine, bilimin ve tekniğin son uygulamalarından kazanç sağlamak olanağını verdi: böylece, Almanya'nın sanayii, "eski kapitalist" ülkelerin sanayiinden daha kuvvetli ve daha iyi donatılmış bulunuyordu.
Birleşik Devletler'de, sanayi devrimi, 18. yüzyılın en son (sayfa 51) yıllarında, Bağımsızlık

Savaşından sonra başladı; bu ülkenin özel evriminden ileri gelme bazı özellikleri oldu. İlkin, yalnız kuzey-doğu devletlerinde, ülkenin en uygar kesiminde yayıldı. Güneyde ve güney-doğuda büyük tarım işletmelerinde yapılan tarım ve kölelik egemen durumdaydı, batıda yeni yeni toprakların sömürgeleştirilmesi devam ediyordu. Bütünüyle, makine kullanımı, Birleşik Devletler'de, İngiltere'de olduğundan daha yavaş ilerliyordu, bu da özellikle İngiliz rekabeti ile açıklanıyordu.

Birleşik Devletler'de 1800'de 20.000, 1810'da 87.000, 1815'te 130.000 iğ vardır. 1814'te, ülkenin ilk makineli dokuma tezgahlan ortaya çıktı. 1830'dan sonra. Birleşik Devletler, iğ sayısı ve pamuk tüketimi bakımından yalnız İngiltere ve Fransa'dan gerideydi. Öteki sektörlerde ise, makinelerin ve yeni imalat yöntemlerinin getirilmesi yavaş yavaş gerçekleşiyordu. Kömürün metalürjide kullanılması, ancak 19. yüzyılın 30 yıllarında başladı, buharlı motor, sanayide, ancak 50 yıllarına doğru üstün duruma geçti, makine yapımı ise ancak 40 yıllarının sonuna doğru hızlı bir ilerleme gösterdi.

Sanayi devriminin temeli, makine yapımı, Birleşik Devletler'de İngiliz rekabeti yüzünden uzun zaman dizginlendi (örneğin İngiliz pamuk ayırma (taneleme) makinesi Birleşik Devletler'de, Amerika'da yapılmış aynı makineden 50 kez daha ucuzdu). Ama öte yandan, kol emeği sıkıntısı durmadan yeni makinelerin yapılmasını teşvik ediyordu.

SANAYİ DEVRİMİNİN TOPLUMSAL SONUÇLARI

Makine, sanayi devriminin maddi ve teknik temeli olduysa da, sanayi devrimi teknik değişikliklere indirgenemez; bunumla birlikte, bu teknik değişiklikler de emeğin verimliliğinin artması ve üretim giderlerinin azalması sonucunu vermeleri bakımından önemlidir. Sanayi devrimi, toplumsal ilişkilerde, büyük değişiklikleri ortaya çıkardı. Makine kullanımına geçişin hemen görülen sonucu, sanayi işçileri yığının ortaya çıkışı, proletaryanın sınıf olarak hızla oluşması, köylülüğün (sayfa 52) ortadan kalkması (İngiltere'de) ya da küçülmesi (öteki ülkelerde) oldu.

Kapitalist üretim biçiminin genişlemesi ile emekçilerin sömürülmesinin artması birlikte gidiyordu. İşçi, makinenin bir uzantısı haline geliyordu. İmalat yöntemlerinin basitleştirilmesi ve makinelerin kullanılması, kalifiye işçinin önemini azalttı, kadın ve çocukların ucuz emeği büyük bir ölçüde kullanılmaya başlandı. Bu, ücretleri düşürdü, işsizliği artırdı. 19. yüzyılın başında, 18 yaşından yukarı erkeklerin sayısı, fabrika işçilerinin toplam sayısının %27'sini oluşturuyordu.

Sanayi proletaryasının ortaya çıkışı, makine kullanımının çok büyük bir toplumsal sonucudur. Büyük sanayi işletmelerinde birarada çalışma, işçileri örgütlenmeye ve saflarını sıklaştırmaya itiyordu; sınıf dayanışması, kökenini bu olgudan aldı, aynı zamanda da proletaryanın yaşam koşulları, onu, en üstün derecede devrimci bir sınıf haline getiriyordu. Burjuvazi, büyük makine sanayiini geliştirirken, aynı zamanda, devrimci gücü de yaratıyordu.

Makineleşme, burjuvazinin bağrında güçler ilişkisini değiştirdi. Ön planda rol oynayan, artık ticaret burjuvazisi değil, sanayi burjuvazisiydi.

Konu birunsatan tarafından (03-03-2008 Saat 20:51 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi
birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 03-03-2008, 20:52   #4
-YASAKLI-
 
birunsatan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.187
Karma gücü: 0