JUKEBOX | CHAT | GNOXIS MESSENGER



Geri git   Gnoxis.com > Kültür - Sanat > Felsefe

Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 19-02-2008, 21:17   #1
 
Kinyas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 06 2007
Mesajlar: 2.126
Karma gücü: 70 Kinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond reputeKinyas has a reputation beyond repute
Bertrand Russell / Varoluşa Doğru - İnsan Rasyonel Olabilir Mi?





Varoluşa Doğru

Büyük düşünür-ozan Porphyre Eglantine çapraşık ve derin anlamlı yazılarıyla geniş bir ün yapmıştır ama, en çok ölümsüz şiiri Chant du néant (Hiçliğin Türküsü) ile tanınır.

Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım bir yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.


Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
"Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen."

Gerçi oldukça ünlü bir şiir bu Chant du néant, ama nasıl bir ortam içinden yaratıldığını, ne gibi olaylara yol verdiğini
bilen azdır sanırım.

Porphyre çocukluğundan beri duyguluydu; olmadık şeyleri dert edinirdi kendine. Varolmadığı korkusu sarmıştı yüreğini.
Aynaya her bakışında imgesini görememekten korkardı. Bu korkusunu dağıtmak amacıyla bir felsefe yarattı sonunda. Genellikle kuşkularını bir yana itebiliyordu böylece; ama Hiçliğin Türküsü'ndeki o birden her şeyi yıkan görüntü ozanın bu konudaki başarısızlığını gösteriyor bize. Porphyre bu uğursuz sesi susturmak için her ne pahasına olursa olsun VAROLMAYA karar verdi.

İç gözlem ve dış gözlem ona hiçbir şeyin acı kadar gerçek olamayacağını öğretmişti. varolması için acı çekmesi gerekiyordu.
Porphyre büyük acılar bulmak umuduyla yollara düştü. Güney kutbunda tek başına bir kış geçirdi. Sonu gelmeyen gece ona geleceğin karanlık görüntülerini esinledi.

Nazi Almanya'sında kendini Yahudi diye tanıtarak türlü işkencelere katlandı. Ama tam bu işkenceler dayanılmaz bir hal
almışken Poe'nun kuzgunu geldi sıçraya sıçraya, Mallarmé'nin sesiyle o korkunç tekerlemeyi haykırdı: "Acı çekmiyorsun sen;
Bir hiçsin yalnızca; Sen yoksun!"

Sonra Rusya'ya gitti Porphyre. Orada da Wall Street'den yollanmış bir casus süsü verdi kendine. Bu yüzden bir kışı da
Beyaz Deniz kıyılarında ağaç kesmekle geçirdi. Açlık, yorgunluk, soğuk her gün biraz daha iliklerine işledi. Eh bu gidişle bir
gün varolorum elbet, diye düşünüyordu kendi kendine. Ama hayır! Kışın son gününde karlar tam erimeye yüz tutmuştu ki uğursuz
kuş bir kez daha göründü, bir kez daha haykırdı o korkunç sözleri. Belki de, diyordu Porphyre, arayıp bulduğum bu acılar sudan şeylerdi. Gerçek mutsuzluğu duymak için acılarıma bir de utanç katmalıyım.

Bu yeni düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla kalktı Çin'e gitti. Orada Komunist Partisi'nin gözde üyelerinden Çin'li bir
kıza deli gibi tutuldu. Sonra sahte belgeler düzenleyerek onu İngiliz hükümetine gizli ajanlık yapmakla suçladı. Korkunç işkence-
lerle gözleri önünde öldürdüler kızcağızı. O zaman "Şimdi gerçekten acı çekmiş sayılırım." diye düşündü ozan, "Sonuna değin çılgınca sevmiştim bu kızı; kendi korkaklığım, kendi alçaklığımla bu korkunç sona sürükledim onu. İnsanoğlunun dayanabileceği acıların en büyüğü bu olsa gerek." Ama hayır! Elini kolunu bağlayan buz gibi bir korkuyla donakaldı Porphyre. Kader Kuşu yine gelmiş, kendisini Paris edebiyat çevrelerinde tanıtan ölümsüz ozanın sesiyle yine o korkunç sözleri haykırmıştı.

Kuş uçup gitmeden Porphyre bütün gücünü toplayarak yüreğindeki umutsuzluğu dile getirdi. "Ey Kuzgun," diye haykırdı, "söyle
bana, varolduğuma seni inandırmak için ne yapayım?" Kuzgun bir tek sözcükle karşılık verdi buna : "Ara", sonra da yok oldu ortadan.

Böylece yeniden aramaya koyuldu Porphyre. Ama bu arayışı bütün gücünü kapsadı sanmayın. Bu süre boyunca yine bir düşünür-
ozan olarak her yerde, özellikle gizli çevrelerde hayranlık topladı. Çin'den dönüşünde şeref üyesi olarak Paris'teki Felsefe Kurultayına çağrıldı. Toplantı günü herkes salonda yerini almıştı; yalnız başkan yoktu ortada. Porphyre tam sabırsızlanmaya başlamıştı ki birden kuzgun girdi içeri, geçip başkan yerine oturdu.

Sonra ozana dönerek bütün üyelerin duyabileceği çınlayan bir sesle : "Senin felsefen yok aslında, senin felsefen bir hiç!" diye bağırdı. Bu sözleri duyan Porphyre'in yüreği en acı yaşantılarının bile veremediği derin bir umutsuzluk kapladı. Yığılıverdi olduğu yere. Kendine geldiğinde kuşun ağzından ne zamandır özlemini duyduğu sözlerin döküldüğünü duydu: "Yeter artık, acı çekiyorsun: Yeter, varsın." O sırada gözlerini açtı Porphyre. Rahat bir soluk aldı; gördüğü bir düştü yalnızca.
Ama o gün bugündür felsefe üstüne ne bir söz söyledi ne de birşey yazdı.

Bertnard Russell

İnsan Rasyonel Olabilir mi
Kendimi hep bir rasyonalist olarak düşünürüm; ve bana göre bir rasyonalist,
insanların rasyonel olmasını isteyen kişidir. Rasyonellik günümüzde birtakım
sert eleştirilere uğramış bulunuyor; öyle ki, ne anlama geldiğinin bilinmesi,
bilinmesi durumunda da insanların elde edebilecekleri bir şey olup olmadığını
kestirmek zordur.

Rasyonelliği tanımlama sorununun biri teorik, öteki de
pratik olmak üzere iki yönü vardır: Rasyonel düşünce nedir? Rasyonel
davranış nasıldır? Faydacılık (pragmatizm) kanıların irrasyonel olduğunu,
psikanaliz de davranışların irrasyonel olduğunu vurgular.
Bu iki yaklaşım çoğu kimseyi, düşünce ve davranışların olumlu bir şekilde
uyum gösterecekleri ideal bir rasyonelliğin var olmadığı görüşüne yöneltmiştir.
Bu da şöyle bir sonuca yol açar görünmektedir: Eğer siz ve ben değişik
kanılara sahipsek, bunu tartışmanın ya da tarafsız bir kişinin hakemliğine
başvurmanın yararı yoktur. Yapabileceğimiz tek şey, parasal ve askeri gücümüz
ölçüsünde, etkili konuşma, reklam, ya da savaş yollarıyla birbirimizle
mücadele etmektir. Böyle bir bakış açısının çok tehlikeli, uzun dönemde ise
uygarlık için yokedici nitelikte olduğu kanısındayım. Bu nedenle, rasyonellik
idealinin, onu yok edeceği düşünülen fikirlerden etkilenmediğini, düşünce ve
yaşama bir yol gösterici olarak eskiden taşıdığı bütün önemi koruduğunu
göstermeye çalışacağım.

Önce kanıların rasyonelliğini ele alalım. Bunu, basit olarak, bir kanaate
varmadan önce, konuyla ilgili bütün kanıtları dikkate alma olarak tanımlıyorum.
Rasyonel bir kişi kesinliğin olanaklı olmadığı durumlarda olasılığı en kuvvetli
olan görüşe en büyük ağırlığı verir, yabana atılamayacak ölçüde olasılığı
olanları da varsayım olarak aklında tutar; çünkü bunların tercihini gerektiren
bazı kanıtlar sonradan ortaya çıkabilir. Doğaldır ki burada, gerçeklerin
ve olasılıkların çoğu durumda nesnel bir yöntemle -yani iki dikkatli kişiyi
aynı sonuca götürecek bir yöntemle- saptanabileceği varsayılmaktadır. Bu
varsayım sık sık sorgulanmaktadır. Çok kimse aklın tek işlevinin kişinin
kendi özlem ve gereksiniminin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.
Pelebs Ders Kitapları Komitesi'nin yayınladığı Outline of Psychology (Psikolojinin
Anahatları) kitabında (sayfa 68) "Zihin her,seyden çok bir taraf tutma
aracıdır. İşlevi kişiye ya da türe yararlı olacak eylemlerin gerçekleşmesini
ve daha az yararlı olanlarının engellenmesini güven altına almaktır," denilmektedir.
Ancak aynı yazarlar yine aynı kitapta (sayfa 123) ve yine italik harflerle
"Marksistlerin inancı ile dinsel inanç arasındaki fark pek derinlerdedir;
dinsel inanç özlem ve gelenek temeline, diğeri ise nesnel gerçeklerin bilimsel
analizine dayanır," demektedirler. Eğer amaçları kendilerini Marksist inancı
seçmeye yönelten şeyin akıl olmadığını öne sürmek değilse, bu sözler akıl
için söylemiş oldukları sözlerle çelişmektedir. Amaçları ne olursa olsun
"nesnel gerçeklerin bilimsel analizinin" olanaklı olduğunu kabul ettiklerine
göre, nesnel anlamda rasyonel olan görüşlerin de olanaklı olduğunu kabul
etmeleri gerekir.

İrrasyonel bir bakış açısı öneren daha bilge yazarlar, örneğin faydacı
filozoflar, bu kadar kolay açık vermiyorlar. Onlar, kanılarımızın,
doğru olmaları için uymaları gereken nesnel gerçek diye bir şeyin var
olmadığını ileri sürüyorlar. Onlar için kanılar yalnızca varolma savaşında
kullandığımız silahlardır ve insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı
olanlarına "doğru" denilmelidir. Bu görüş İ.S. altıncı yüzyılda, budizm
Japonya'ya ilk eriştiği zamanlar, Japonya'da yaygın olan görüştü. Yeni dinin
doğruluğundan kuşku duyan iktidar, deneme olarak, saray mensuplarından birine
bu dini kabul etmesini emretti; eğer bu kişi başkalarından daha başarılı
olursa yeni din herkesçe kabul edilecekti. Bu yöntem faydacıların bütün
din tartışmalarında -günümüze uyum sağlayacak değişikliklerle- benimsedikleri
yöntemdir; ancak ben, insanı zenginliğe, bütün öteki dinlerden daha çabuk
götürdüğü anlaşılan Museviliğe geçen bir kimse duymadım.

Faydacılar "doğru"yu bu şekilde tanımlasalar da günlük yaşamda zaman zaman
ortaya çıkan ve bu denli incelikli olmayan sorunlarda hep çok değişik bir
standart uygularlar. Bir cinayet davasının jürisinde yer alan bir faydacı,
kanıtları herhangi bir insan gibi değerlendirecektir; ancak eğer kendisine
özgü ölçütü uygulayacak olsa, toplumda kimin idam edilmesinin daha karlı
olacağını düşünmesi gerekir. Tanım gereği o kişi cinayetin de suçlusudur;
çünkü başka birisinin değil de onun suçlu olduğuna inanmak daha yararlı, bu
nedenle de daha "doğru"dur. Bu tür faydacılık ne yazık ki bazen gerçekten
uygulanıyor. Amerika ve Rusya'da bu tanıma uygun "düzmece suçlamalar"
yapıldığını duymuştum. Ancak böyle durumlarda, gerçeği gizlemek için hiç bir
çaba esirgenmiyor; başarılı olunamazsa da rezalet çıkıyor. Gizleme için
gösterilen bu çaba, bir cinayet olayında polisin bile nesnel gerçeğe
inandığını göstermektedir. Bilimde aranan da bu türden -çok alelade ve tatsız-
bir nesnel gerçektir. İnsanlar, onu bulma umudunu taşıdığı sürece, dinde
aranan gerçek de bu türdendir. İnsanlar ancak dinin gerçek olduğunu doğrudan
kanıtlamaktan umut kestiği zamandır ki, onun sözümona yeni-moda bir anlamda
"gerçek" olduğunu kanıtlamaya koyulmuşlardır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, irrasyonalizm, yani nesnel gerçeği
yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan birşeyde ısrar etmek; ya da
çok sağlam kanıtları olan birşeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır. Ancak,
yatırım yapmak gibi, bir hizmetçi tutmak gibi pratik konularda hep nesnel
gerçeğe olan inanç egemen olur. Eğer herhangi bir konudaki inancımızın doğru
olup olmadığı gerçek olgularla sınanabiliyorsa, başka konularda da
aynı sınama yapılmalıdır. Bunun uygulanmadığı durumlar bizi bilinemezciliğe
(agnostisizme) götürür.

Konuları göz önüne alındığında bu düşünceler kuşkusuz çok yetersiz
kalmaktadır. Gerçek olguların nesnelliği sorunu, filozofların şaşırtmacaları
nedeniyle çok zorlaşmıştır. Bu konuyu başka bir yerde daha detaylı olarak ele
almış bulunuyorum. Şimdilik, gerçek olguların var olduğunu, bunların bazılarının
bilinebildiğini, diğer bazıları için ise bilinen gerçek olgulara göre bir
olasılık derecesi saptanabileceğini varsayacağım. Ancak kanılarımız çoğu kez
gerçeklere ters düşer; hatta belirli kanıtlara göre bir şeyin olası olduğunu
söylediğimizde bile, aynı kanıtlara göre o şeyin olası olmadığı da söylenebilir.
Bu durumda rasyonelliğin kuramsal yanı, gerçek olgulara ilişkin kanılarımızı
özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir.
Rasyonel bir kimse, konuya bağlı olarak, bir hukukçudan ya da bir bilimciden
farksızdır.

Bazı kimseler, insanların en çok değer verdiği kanılarının tuhaf, hatta
çılgınca denebilecek kökenlerine dikkat çekerek psikanalizin, kanılarımızın
rasyonel olmasının olanaksızlığını saptadığını düşünürler. Psikanalize derin
bir saygım vardır ve son derece yararlı olabileceğine inanırım. Ancak Freud
ve ardıllarına esin kaynağı olan bakış açısı bir ölçüde gözden kaçırılmaktadır.
Onların yöntemlerinin temel amacı, tedavi etmeye, isteri ve çeşitli türden
akıl bozukluklarını iyileştirmeye yöneliktir. Savaş sırasında ortaya çıkan
savaş nevrozunun en etkili tedavi yönteminin psikanaliz olduğu kanıtlanmıştır.
Rivers'ın daha çok "mermi şoku" hastalarıyla olan deneyimlerine dayanarak
yazdığı Instinct and Unconscious (İçgüdü ve Bilinçötesi) kitabında, açıkça
kabullenilmediği zaman korkunun yol açtığı kötü etkiler çok güzel bir şekilde
incelenmektedir. Bu etkiler, doğal olarak, çeşitli tiplerde felçler,
görünürde fiziksel olan hastalıklar gibi, daha çok zihinsel olmayan türdendir.
Şimdilik bunlarla ilgilenmeyeceğiz; konumuz zihinsel bozukluklardır. Delilerdeki
kuruntuların çoğunun içgüdüsel engellemenin bir sonucu olduğu ve tümüyle
zihinsel yollarla -yani hastaya, anısını baskı altında tuttuğu gerçekleri
anımsatmak yoluyla- tedavi edilebildikleri anlaşılmıştır. Bu çeşit bir tedavi
ve onu çağrıştıran durum, hastanın yitirmiş olduğu sağlıklı bir ruh
halinin var olduğunu ve unutmayı en çok istedikleri de dahil olmak üzere,
bütün işe yarar gerçekleri bilinç yüzüne çıkarmakla bunun tekrar kazanılabileceğini
varsayar. Bu, bazı kişilerce ısrarla önerildiği üzere, irrasyonelliği karşı
koymadan kabullenme yönteminin tam tersidir.

Bu kişilerin tek bildiği, yalnız psikanalizin, irrasyonel kanıların
etkinliğini ortaya çıkardığıdır; onun amacının bu etkinliği belirli bazı
tıbbi yöntemlerle azaltmak olduğunu unuturlar veya gözardı ederler. Benzer
bir yöntemle delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları
da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir
hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar,
önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden
yaşamlarını sürdürüp giderler.

Buraya kadar rasyonelliğin teorik yönünü ele aldık. Şimdi üzerinde
duracağımız pratik yönü ise daha da büyük bir zorluk sergiler. Pratik konulardaki
fikir ayrılıklarının iki kaynağı vardır: Birincisi tartışmacıların arzuları
arasındaki farklılık, ikincisi de arzularını gerçekleştirme araçlarını
değerlendirmedeki farklılıktır. İkinci tür farklılıklar gerçekte teoriktir;
ancak sonuçları açısından uygulamaya dönüktürler. Örneğin bazı yetkililer ilk
savunma hattımız için savaş gemileri gerektiğini ileri sürerken, diğerleri
de uçakların gerekliliğini vurgular. Burada önerilen sonuç, yani ulusal
savunma konusunda bir farklılık yoktur; fark, bunun hangi araçlarla yerine
getirileceğindedir. Bu nedenle tartışma salt bilimsel bir yöntemle çözümlenebilir;
çünkü anlaşmazlığa neden olan fikir ayrılığı gerçeklerle; geçmiş veya gelecek,
kesin veya olası gerçeklerle ilgilidir. Buna benzer bütün durumlarda söz
konusu olan, her ne kadar uygulamaya yönelik bir konuysa da, teorik olarak
nitelendirdiğimiz türden bir rasyonellik işe karışır.

Ancak bu sınıfa dahil edebileceğimizi düşündüğümüz birçok olayda,
uygulamada büyük önem taşıyan bir zorluk ortaya çıkmaktadır. Belirli bir şeyi
yapmak isteyen bir kimse, böyle yapmakla yararlı saydığı bir sonuca
ulaşacağına kendini inandırır; o arzusu olmasaydı böyle bir inanç için hiç
bir neden olmayacağını bilse bile. Gerçekler ve olasılıklarla ilgili
konulardaki yargıları da, kendisininkine karşıt arzuları olan bir başka
kişininkinden çok farklı olacaktır.

Herkesin bildiği gibi kumarbazlar uzun dönemde kesinlikle kazandıracak
sistemler konusunda irrasyonel inançlarla doludurlar. Politikayla
ilgilenenler kendi partilerinin başkanının, rakip politikacıların düzenbazlığına
düşmeyeceğine kendilerini inandırırlar. Yönetmeyi sevenler halk tabakasına
koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler; sigaradan
hoşlananlar sigaranın sinirleri yatıştırdığını, alkolden hoşlananlar da
alkolün zihni uyardığını söylerler. Bu tür gerekçelerin yol açtığı yargılar,
olayların değerlendirilmesinde önlenmesi zor olan yanılgılara yol açar.
Alkolün sinir sistemi üzerindeki etkisi konusunda yazılmış bilimsel bir
makale bile çoğu kez, satır aralarında içerdiği kanıtlarla, yazarın alkole
karşı kişisel tutumunu açığa vurur; her iki olasılıkta da, olaylara kendi
alışkanlığını destekleyici bir gözle bakmak eğilimi vardır. Bu tür düşünceler
politika ve din konularında büyük önem taşır.

Çoğu kimse politik görüşlerini belirlerken toplumun iyiliği isteğiyle yola
çıktığını düşünür; ancak on kişiden dokuzunun politik eğilimi onun geçimini
nasıl kazandığına bakarak kestirilebilir. Bu durum bazı kimseleri bu tür
konularda objektif davranılamayacağı, karşıt eğilimli sınıflar arasında
şiddetli rekabet dışında bir yöntem bulunamayacağı görüşünü savunmaya;
birçoklarını da gerçekten öyle olduğuna inanmaya yöneltmiştir.
Psikanaliz işte böyle konularda yararlıdır; çünkü insanların o zamana kadar
bilinç-altında olan önyargılarının farkına varmalarını sağlar.
Bize kendimizi, başkalarının bizi gördüğü gibi görmemize olanak veren bir
teknik; ayrıca, bu görünümümüzün sandığımız kadar da haksız olmadığını
gösteren bir neden sağlar. Bu yöntem, olgulara bilimsel yaklaşım alışkanlığı
ile birlikte yaygın olarak öğretilirse insanları, gerçek olayları
değerlendirme ve eylemlerin olası etkileri hakkındaki inançları konusunda,
daha rasyonel olmalarını olanaklı kılar. Eğer insanlar bu konularda
anlaşmazlığa düşmezse, geri kalan anlaşmazlıklara uyumlu çözümler bulabilecekleri
hemen hemen kesindir.

Ancak yine de tümüyle zihinsel yöntemlerle çözümlenemeyecek bir tortu
kalacaktır. Bir kimsenin arzuları başka bir kişininkiyle tam tamına uyum
içinde olmaktan çok uzaktır. Borsada iki rakip şu veya bu eylemin etkileri
konusunda tümüyle aynı fikirde olabilirler; ancak bu pratikte de uyuma yol
açmaz; çünkü ikisi de ötekinin zararı pahasına zengin olmayı arzu etmektedir.
Ancak bu durumda bile, doğacak olumsuz sonuçların büyük bölümü rasyonellik
sayesinde önlenebilir. Yüzünü beğenmediği için öfkeyle burnunu kesen bir
kişinin davranışının irrasyonel olduğunu söyleriz. İrrasyoneldir;
çünkü duygularına kapılarak o anda şiddetle hissettiği arzusunu yerine
getirmekle, kendisi için uzun vadede daha önemli olan özlemlerinin
engelleneceğini unutmuştur. İnsanlar rasyonel olsalardı, kendilerine neyin
yararlı olduğunu şimdikinden çok daha doğru olarak görürlerdi.

Eğer bütün insanlar bilinçli olarak kişisel çıkarları doğrultusunda
davransalardı dünya da şimdiki durumuna kıyasla bir cennet olurdu.
Hareketlerimizi yönlendirme açısından kişisel çıkarlardan daha iyi birşey
olmadığını söylemiyorum; ancak kişisel çıkarın da, başkalarının
iyiliği için özveride bulunma örneğinde olduğu gibi, bilerek gözetildiğinde,
bilmeden gözetildiği durumdakinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Düzenli bir
toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına
olması pek enderdir. Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını
inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret
ve haset onu körleştirmiştir. Bu nedenle, bilerek gözetilen kişisel çıkarın
en yüce ahlak ilkesi olduğunu savunmuyorsam da, eğer yaygın olarak
benimsenirse dünyanın şimdi olduğundan çok daha iyi bir dünya olacağında
ısrar ediyorum.

Günlük yaşamda rasyonellik, sadece o anda güçlü olan arzularımızı değil,
içinde bulunulan duruma ilişkin bütün isteklerimizi anımsama alışkanlığı
olarak tanımlanabilir. Fikirlerin rasyonelliğinde olduğu gibi bu da bir ölçü
sorunudur. Tam bir rasyonellik, kuşkusuz, erişilmesi olanaksız bir idealdir.
Bununla beraber, bazı insanları deli olarak nitelediğimiz sürece, bazı
insanların diğerlerinden daha rasyonel olduğunu varsaydığımız ortadadır.
Dünyadaki elle tutulur her türlü iyiye gidişin, pratik ve teorik
rasyonalizmin güçlenmesinden kaynaklandığı kanısındayım. Altruistik (Kendi
yararını gözetmeksizin başkalarının iyiliğini düşünme; bencilliğin karşıtı.(Ç.N.))
bir ahlak öğütlemek, bana biraz da yararsız görünüyor; çünkü böyle bir öğüt onu zaten
benimsemiş olanlar dışında kimseye çekici gelmeyecektir. Ancak rasyonelliği
öğütlemek biraz farklıdır; çünkü, bizim kendi arzularımız her ne ise,
rasyonellik genellikle onları gerçekleştirmemize yardımcı olur. Bir
kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu ölçüde
rasyoneldir. Sonuç olarak inanıyorum ki, en önemli şey aklımızın eylemlerimize
egemen olmasıdır; bilim, birbirimize zarar verme olanaklarını artırdıkça
toplumsal yaşamın sürmesini olanaklı kılan da bu olacaktır. Eğitim, basın,
politika, din -kısacası dünyanın en etkili güçleri- şu anda irrasyonellikle
eleledir. Bu güçler Kral Demos'u yoldan çıkarmak için ona övgüler yağdıran
kişilerin elindedir. Çare, gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal ve siyasal
değişimlerde değil; bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerine daha
akıllıca ve dengeli bir bakış açısı getirme çabalarında yatmaktadır.
Dünyamızın çekmekte olduğu sıkıntıların çözümünü, günden güne yaygınlaşmakta
olan rasyonalizmde aramamız gerekir.




Sorgulayan Denemeler Bertrand Russell

Çeviri: Nermin Arık
__________________




Kinyas isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Sponsor Bağlantılar
Alt 20-02-2008, 02:03   #2
-YASAKLI-
 
birunsatan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 11 2007
Mesajlar: 3.187
Karma gücü: 0 birunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond reputebirunsatan has a reputation beyond repute




rasyonalist akım, materyalist felsefe akımıyla beraber kendisine bir çıkış bulmuştur çünkü, aklın önemli olduğu ve temel kavramın insandan kaynaklandığı düşüncesi hem rasyonalistlerin hem de materyalistlerin fikirleridir.

İrrasyonallerin karşı çıktığı, akılın bütün hayatımıza eğemen olduğu düşüncesi rasyonalistlerin savunusunun temel direğidir ki bence de doğru olan budur...


yazı için tşk. sılent..
birunsatan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:58 .


Gnoxis.com ©2000 - 2008
Powered by vBulletin Version 3.7.2
Ad Management by RedTyger

***NoRa iS WaTcHinG YoU***



*** Gnoxis.com ***

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.1.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101