2 Sayfadan 1. 12 SonSon
Toplam 12 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Fernando Pessoa Şiirleri

  1. #1
    ArchangeL ArchangeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-

    Fernando Pessoa Şiirleri


    FERAGAT

    Al beni, ey ezeli gece, kollarının arasına
    ve oğul de bana, kralım ben
    kendi isteğiyle terk etmiş
    düş ve yorgunluk tahtını.

    kılıcımı, yorgun kollarıma ağır gelen,
    yiğit ve serinkanlı ellere teslim ettim;
    asam ve tacım, bekleme odasında,
    un ufak edip bıraktım.

    örme zırhım, tamamen yararsız,
    tıkırtılı mahmuzlarım öyle işe yaramaz,
    cilalı merdivenlerde bıraktım hepsini.

    çıkarıp attım, bedenimden ve ruhumdan, krallığı,
    ve yeniden kavuştum antik ve sakin geceye,
    gün batımı manzarasına.


    En sevdiğim şiiri Feragat olan bu Portekizli şair ve gizemli insanın anısına hala saygı duyuyorum.İncelemek isteyen arkadaşlara önerebileceğim hayatını ve eserlerini anlatan kitap

    FERNANDO PESSOA
    20.YÜZYILIN YALNIZI
    Everest yayınları 2000




    Konu ArchangeL tarafından (06-Mar-2007 Saat 17:01 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    KATA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    AnI-Kara
    Mesajlar
    7.969
    Konular
    299
    I
    Bir kaçağım ben.
    Doğduğum günden başlayıp
    el etek çektim kendimden,
    kıldım beni bana dönek.

    Gerekliyken yorgun düşmek
    aynı yerde olmaktan
    neden yorgun düşmemek
    kendine eşit olmaktan?

    Ruhum bende kendini arar
    uzaklarda gezerim,
    Tanrı yardımcım olsun
    ruhum beni asla bulamasın.

    Kafeste yaşamaktır biricik olmak,
    ben olmaksa hiç olmamak.
    Kaçarak yaşayacağım hep -
    İyi ya da kötü böyleyim çünkü ben.


    II
    Sayısız insan yaşar içimizde,
    hissetsem de düşünsem de bilemem
    kim düşünür içimde kim hisseder.
    Düşünceler ya da hisler için
    yalnızca sahneyim ben.

    Ruhsa, birden fazla var bende.
    B e n' se benden daha fazlası.
    Herkes kayıtsız oysa
    yaşadığım hayata:
    Susturuyorum onları,
    kendim konuşurken.

    Hislerim, hissetmediklerim -
    onlardan doğup da birbiriyle
    çelişenler. Farkına varmıyorum
    hiçbir şeyin - yalnızca yaşıyorum ben,
    olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.



    Fernando PESSOA



    Çeviren : Enis BATUR

    tsk ler archangel ,hoşuma gitti.......

  3. #3
    ArchangeL ArchangeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Bir şey kalmaz geride,hiçbir şey,Hiçiz biz.
    Biraz güneşte,biraz havada geciktiririz
    üzerimize çöken solunamaz karanlığı,
    küçük düşürülen,dayatma altındaki yeryüzünü.
    Üreyen,ertelenmiş cesetler,
    kararlaştırılmış yasalar,görülmüş heykeller,
    bitirilmiş methiyeler…
    Her bir şeyin kendi mezarı vardır.Bizlerin,
    bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı
    oluyorsa,
    onların neden olmasın?
    Öyküyüz biz,öyküler anlatan,başka hiç.

    F.Pessoa

  4. #4
    harika bir başlık, teşekkürler..

    Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
    Bir başkası olmak süresiz,
    Yalnız görmek için yaşamaktır
    Köksüz bir ruhu olmak!

    Kimseye ait olmamak, kendime bile!
    Durmadan gitmek, sonu olmayan
    Bir yokluğun peşinde
    Ve ona ulaşma isteği içinde!

    Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
    Ama ben açık bir yol düşünden öte,
    Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
    Gerisi sadece gök ve toprak...

  5. #5
    KATA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    AnI-Kara
    Mesajlar
    7.969
    Konular
    299
    ERTELEME

    Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün...
    Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım,
    Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil...
    Hayır, bugün değil; bugün yapamam.
    Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı,
    Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi,
    Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik-
    Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası-
    Öyle bir ruh o...
    Yalnızca öbür gün...
    Bugün hazırlanmak istiyorum...
    Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için...
    Sonucu belirleyecek olan bu.
    Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok...
    Yarın planl yapma günüdür.
    Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım;
    Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı...
    Ağladığımı hissediyorum,
    Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru...
    Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem.
    Yalnızca öbür gün...
    Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi.
    Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki...
    Öbür gün, bambaşka biri olacağım,
    Yaşamım zaferle taçlanacak,
    Zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım-
    Hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı ...
    Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın...
    Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım...
    Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana?
    Yarın bir bilet satın alabilirsem,
    Gerçek gösteri öbür gün çünkü...
    Daha önce değil...
    Öbür gün göstereceğim halkın karşısında yarınki kendimi
    Öbür gün bugün ben olmadığım görülecek sonunda.
    Yalnızca öbür gün...
    Sokak köpeği gibi uykuluyum.
    Gerçekten uykum var.
    Yarın size her şeyi söyleyeceğim, ya da öbür gün...
    Evet, belki de yalnızca öbür gün..

    Adım adım...
    Evet, adım adım..
    --------------------
    DALGIN VE ÖTESİZ

    Dalgın ve ötesiz berisiz
    Ve de tanımaksızın
    Yüzüyorum ölü denizinde
    Kendi varlığımın.

    Suyu hissettiğimden
    Hissediyorum sıkıntıyı...
    Görüyorum seni, ey çalkantı,
    Hayat-huzursuzluk...
    Bana has yelkenler ki...
    Çark etmiş dümeni...
    İnsan sureti gibi soğuk
    Yıldızlı bir gökyüzü.

    Gökyüzüyüm ben, rüzgârım...
    Gemiyim ve denizim...
    Hissediyorum ki ben değilim...
    Yadsımak isterim onu
    Konu KATA tarafından (27-Ara-2007 Saat 14:21 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  6. #6
    KATA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ara-2006
    Bulunduğu yer
    AnI-Kara
    Mesajlar
    7.969
    Konular
    299
    çıkarıp attım, bedenimden ve ruhumdan, krallığı,
    ve yeniden kavuştum antik ve sakin geceye,
    gün batımı manzarasına



    yunanıstana vızesız gıdılebılıomus arch o yamactakı evlerıe gıdebılırız artık

  7. #7
    semuel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oca-2008
    Mesajlar
    439
    Konular
    140
    ACILARIN DANSI

    Kimsenin masadan kaldırmadığı
    Dolu bir kadeh gibi işe yaramaz
    Kederden yoksun kalbim
    Başkasının acısıyla taşar

    Yüzü kederli hayaller
    Heyecan duymak içindir yalnızca
    Korkulan onca acı
    Demek ki yok aslında

    İpek kâğıtlarla kaplı bir sahnede
    Oyun değil, bir kurmaca
    Bir mim, acının dansında
    Görmesin diye, hiç kimse...


    DENİZE ÖVGÜ
    Alvaro de Campos

    rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
    bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
    bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
    yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
    uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
    ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
    limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
    denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
    yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
    rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
    hafif bir rüzgar çıkıyor.
    ama ruhumun gördüklerimle,
    limana giren vapurla ilgisi yok.
    çünkü o uzaklıkla, sabahla,
    bu an'ın denizle kaynaşan özüyle,
    içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
    düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

    ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura
    ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
    sabahları gözümün önünde kumsala doğru
    yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
    acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
    uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
    benzer insanların anılarını getiriyorlar.
    gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
    ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
    bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
    bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende...
    ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
    ve gemi rıhtımdan ayrılıp
    gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
    birden ortaya çıkınca,
    bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
    doğan günün çarptığı ilk cam gibi
    kaygılarımın güneşinde ışıyan
    karanlık duygularla yoğun bir sis,
    ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
    benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

    ah, kim bilir, kim
    bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
    böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
    güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
    bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
    kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
    benim için vaktinden önce aydınlanmış,
    tıpkı böyle, zaman'ın ve uzam'ın ötesinde,
    yarı uyuyan koca bir kentin,
    mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
    üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

    evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
    gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
    bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
    farkında olmadan düşleyip
    gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
    kendi rıhtımlarımız
    ve yapıldıktan sonra hemen
    gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
    diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
    dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
    hiç br şey değişmeden
    her şeyin bambaşka olduğu zaman.

    ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
    o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal'
    hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
    öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
    onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
    vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
    fabrika bacalarından tüten
    ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
    parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
    kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
    ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
    nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
    kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
    herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

    uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
    gemilerdeki koşuşma,
    ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
    gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
    çünkü gemi limana girdiğinde,
    gemide her zaman değişen bir şey vardır.

    ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
    denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
    sularda yavaşça yansıyan tekneler
    gemi limandan ayrılırken!
    hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
    o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
    daha dolaysız günlere uyanmak avrupa'daki günlerden,
    gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
    uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
    sayısız şaşkın tepelere ulaşmak...

    ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
    sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
    her ayrılışın ve her varışın gizi,
    denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
    o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
    bu olanaksız evrenin!
    uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
    geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
    gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
    belirginleşen o limanlarda
    boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.

    ah, o sabah serinlği limana varıldığında
    ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
    barsaklarımızı buran
    ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
    uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
    yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu

    hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
    ve bütün tedirgin gövdemiz
    ruhumuzmuş gibi,
    bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
    herhangi bir şeye bir özlem
    şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
    hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
    o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
    ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
    denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
    bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
    insan bir bilebilse bunun ne olduğunu...

    gene de biraz serin bu yaz sabahı.
    gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
    yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
    ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
    girmesi gerektiği içn giriyor limana.

    imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
    boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
    ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
    hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
    bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
    kıyıya yaklaşan gemiler,
    limandan ayrılan gemiler,
    uzaktan geçen gemiler,
    (sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
    bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
    gidip gelen gemiler değil de,
    başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
    ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
    içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
    uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
    halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
    denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
    yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
    aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

    bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
    kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
    ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
    ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
    ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
    denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik'e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
    bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

    ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
    atlas okyanusu'nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
    denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
    ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
    geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
    bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
    bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

    ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
    bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
    omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
    bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
    dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
    yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
    bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
    azgın arsızlığımın yağması olun siz,
    imgelem ağacımın meyveleri olun,
    şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
    sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
    metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
    çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
    omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
    imgelemim yarı batık bir demir,
    tedirginliğim kırık bir kürek
    ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

    rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
    birden temelinden sarsılıyor ruhum
    ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

    ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
    falanca gemicinin, o eski dostun!
    az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
    pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
    onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
    ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
    daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
    bulunduğu geminin kaybolmasından
    ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

    ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
    yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
    ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
    ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
    yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
    ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
    çünkü salt uzaklıktır eski denizler
    güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
    ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
    daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
    daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

    uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
    şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
    ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
    görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
    geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
    yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren


    çev:Adnan Özer-Rüstem Arslan
    --------------------
    BÜTÜN AŞK MEKTUPLARI

    Bütün aşk mektupları
    Gülünçtür.
    Aşk mektubu olmazdı onlar eğer olmasalardı
    Gülünç.

    Ben de zamanında yazdım aşk mektupları,
    Başkaları gibi,
    Gülünç.

    Aşk mektupları, eğer aşk varsa,
    İster istemez
    Gülünç.

    Ama, her şey bir yana,
    Asla aşk mektubu
    Yazmamış olanlardır sadece
    Gülünç.

    Ah, yazdığım zamanlara geri dönsem
    Farkında olmadan
    Gülünç
    Aşk mektupları...

    Aslında bugün
    Benim anılarımdır
    Bu aşk mektuplarına dair
    Gülünç
    Olan.

    (Vurgulanan bütün kelimeler,
    Vurgulanan duygular gibi
    Doğal olarak
    Gülünç.)


    Alvaro de Campos


    Türkçesi : Işık ERGÜDEN
    Konu semuel tarafından (24-Ara-2008 Saat 14:08 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  8. #8
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-2007
    Mesajlar
    6.734
    Konular
    1672
    ÖZRUHSALÖYKÜ


    Numaracı biridir şair.
    Öyle ustaca numara yapar ki,
    Gerçekten acı çekerken bile
    Rol yapıyormuş gibi görünür.

    Ve yazdıklarını okuyanların
    İyice hissettikleri,
    Onun çifte acısı değil,
    Sahte acılarıdır kendilerinin.

    Böylece döner durur raylarda
    Eğlendirmek için aklımızı
    Kalp adını verdiğimiz
    O küçücük oyuncak tren

    (1931)



    Fernando PESSOA


    Türkçesi: Cevat ÇAPAN

  9. #9
    If, After I Die

    If, after I die, they should want to write my biography,
    There's nothing simpler.
    I've just two dates - of my birth, and of my death.
    In between the one thing and the other all the days are
    mine.

    I am easy to describe.
    I lived like mad.
    I loved things without any sentimentality.
    I never had a desire I could not fulfil, because
    I never went blind.
    Even hearing was to me never more than an
    accompaniment of seeing.
    I understood that things are real and all different from
    each other;
    I understood it with the eyes, never with thinking.
    To understand it with thinking would be to find them
    all equal.

    One day I felt sleepy like a child.
    I closed my eyes and slept.
    And by the way, I was only Nature poet.

    --------------------
    i'm nothing.
    i'll always be nothing.
    i can't want to be something.
    but i have in me all the dreams of the world.

    windows of my room,
    the room of one of the world's millions nobody knows
    (and if they knew me, what would they know?)
    you open onto mystery of a street continually crossed
    by people,
    a street inaccessible to any and every thought,
    real, impossibly real, certain, unknowingly certain,
    with the mystery of things beneath the stones and
    beings,
    with death making the walls damp and the hair of men
    white,
    with destiny driving the wagon of everything down the
    road of nothing.

    today i'm defeated, as if i'd learned the truth.
    today i'm lucid, as if i were about to die
    and had no greater kinship with things
    than to say farewell, this building and this side of
    the street becoming
    a row of train cars, with the whistle for departure
    blowin in my head
    and my nerves jolting and bones creaking as we pull
    out.

    today i'm bewildered, like aman who wondered and
    discovered and forgot.
    today i'm torn between the loyalty i owe
    to the outward reality of the tobacco shop across the
    street
    and to the inward reality of my feeling that
    everythings's a dream.
    i failed in everything.
    since i had no ambition, perhaps i failed in nothing.
    i left the education i was given,
    climbing down from the window at the back of the
    house.
    i went to the country with big plans.
    but all i found was grass and trees,
    and when there were people they were just like others.

    i step back from the window and sit in a chair. what
    should i think about?

    how should i know what i'll be, i who don't know what
    i am?
    be what i think? but i think of being so many things!
    and there are so many who think of being the same
    thing that we can't all be it!
    genius? at this moment
    a hundred thousand brains are dreaming they're
    geniuses like me,
    and it may be that history won't remember even one,
    all of their imagined conquests amounting to so much
    dung.
    no, i don't believe in me.
    insane asylums are full of lunatics with certainties!
    am i, who have no certainties, more right or less
    right?
    no, not even in me...
    in how many garrets and non-garrets of the world
    are self-convinced geniuses at this moment dreaming?
    how many lofty and noble and lucid aspirations
    -yes, truly lofty and noble and lucid
    and perhaps even attainable-
    will never see the true light of day or find a
    sympathetic ear?
    the world is for those born to conquer it,
    not for those who dream they can conquer it, even if
    they're right.
    i've done more in dreams than napoleon.
    i've held more humanities against my hypothetical
    breast than christ.
    i've secretly invented philosophies such as kant never
    wrote.
    but i am, and perhaps will always be, the man in the
    garret,
    even thought i don't live in one.
    i'll always be "the one who wasn't born for that;"
    i'll always be merely "the one who had qualities;"
    i'll always be the one who waited for a door to open
    in a wall without doors
    and sang the song of the infinite in a chicken coop
    and heard the voice of god in a covered well.
    believe in me? no, not in anything.
    let nature pour over my seething head
    its sun, its rain, and the wind that findsm my hair,
    and let the rest come if it will or must, or let it
    not come.
    cardiac slaves of the stars,
    we conquered the whole world before getting out of
    bed,
    but we woke up and it's hazy,
    we got up and it's alien,
    we went outside and it's the entire earth
    plus the solar system and the milky way and the
    indefinite.

    (eat your chocolates, little girl,
    eat your chocolates!
    believe me, there's no metaphysics on earth like
    chocolates,
    and all religions put together teach no more than dhe
    candy shop.
    eat, dirty little girl, eat!
    if only i could eat chocolates with the same truth as
    you!
    but i think and, removing the silver paper that's
    tinfoil,
    i throw it all on the ground, as i've thrown out
    life.)

    but at least, from my bitterness over what i'll never
    be,
    there remains the hasty writing of these verses,
    a broken gateway to the impossible.
    but at least i confer on myself a contempt without
    tears,
    noble at least in the sweeping gesture by which i
    fling
    the dirty laundry that's me-with no list-into the
    stream of things,
    and i stay at home, shirtless.

    (o my sonsoler, who doesn't exist and therefore
    consoles,
    be you a greek goddess, conceived as a living statue,
    or a patrician woman of rome, imbossibly noble and
    dire,
    ora princess of the troubadours, all charm and grace,
    or an eighteenth-century marchioness, decollete and
    aloof,
    or a famous courtesan from our parents' generation,
    or something modern, i can't quite imagine what-
    whatever all of this is, whatever you are, if you can
    inspire,
    then inspire me!
    my heart is a poured-out bucket.
    in the same way invokers of spirits invoke spirits, i
    invoke
    my own self and find nothing.
    i go to the window and see the street with absolute
    clarity.
    i see the shops, i see the sidewalks, i see the
    passing cars,
    i see the clothed living beings who pass each other.
    i see the dogs that also exist,
    and all of this weighs on me like a sentence of exile,

    and all of this is foreign, like everything else.)

    i've lived, studied, loved, and even believed,
    and today there's not a beggar i don't envy just
    because he isn't me.
    i look at the tatters and sores and falsehood of each
    one,
    and i think: perhaps you never lived or studied or
    loved or believed
    (for it's possible to do all of this without having
    done any of it);
    perhaps you've merely existed, as when a lizard has
    its tail cut off
    and the tail keeps on twitching, without the lizard.

    i made of myself what i was no good at making,
    and what i could have made of myself i didn't.
    i put on the wrong costume
    and was immediately taken for someone i wasn't, and i
    said
    nothing and was lost.
    when i went to take off the mask,
    it was stuck to my face.
    when i got it off and saw myself in the mirror,
    i had already grown old.
    i was drunk and no longer knew how to wear the costume
    that i
    hadn't taken off.
    i threw out the mask and slept in the closet
    like a dog tolerated by the management
    because it's harmless,
    and i'll write down this story to prove i'm sublime.

    musical essence of my useless verses,
    if only i could look at you as something i had made
    instead of always looking at the tobacco shop across
    the street,
    trampning on my consciousness of existing,
    like a rug a drunkard stumbles on
    or a doormat stolen by gypsies and it's not worth a
    thing.

    but the tobacco shop owner has come to the door and is
    standing there.
    i look at him with the discomfort of a half-twisted
    neck
    compounded by the discomfort of a half-grasping soul.
    he will die and i will die.
    he'll leave his signboard, i'll leave my poems.
    his sign will also eventually die, and so will my
    poems.
    eventually the street where the sign was will die,
    and so will the language in which my poems were
    written.
    then the whirling planet where all of this happened
    will die.
    on other planets of other solar systems something like
    people
    will continue to make things like poems and to live
    under things like signs,
    always one thing facing the other,
    always one thing as useless as the other,
    always the impossible as stupid as reality,
    always the inner mystery as true as the mystery
    sleeping on the surface.
    always this thing or always that, or neither one thing
    nor the other.

    but a man has entered the tobacco shop (to buy
    tobacco?),
    and plausible reality suddenly hits me.
    i half rise from my chair-energetic, convinced, human-

    and will ty to write these verses in which i say the
    opposite.

    i light up a cigarette as i think about writing them,
    and in that cigarette i savor a freedom from all
    thought.
    my eyes follow the smoke as if it were my own trail
    and i enjoy, far a sensitive and fitting moment,
    a liberation fram all speculation
    and an awareness that metaphysics is a consequence of
    not feeling very well.
    then i hean back in the chair
    and keep smoking.
    as long as destiny permits, i'll keep smoking.

    (if i married my washwoman's daughter
    perhaps i would be happy.)
    i get up from the chair. i go to the window.
    the man has come oft of the tobacco shop (putting
    change into his pocket?).
    ah! i know him: it's unmetaphysical esteves.
    (the tobacco shop owner has come to the door.)
    as if by divine instinct, esteves turns around and
    sees me.
    he waves hello, i shout back "hello, esteves!" and the
    universe
    falls back into place withoud ideals or hopes, and the
    owner of the
    tobacco shop smiles.
    Konu Topal Kırkayak tarafından (15-Oca-2009 Saat 11:46 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

  10. #10
    KOYUN BAKICISI XXXIX/ Fernando Pessoa

    Şeylerin esrarengizliği – o nerededir?
    Neden o dışarıya çıkmaz
    En azından bize göstermek için esrarengiz olduğunu?
    Nehir ve ağaç ne bilir onun hakkında?
    Ve ben, onlardan daha fazla olmayan, ne bilirim onun hakkında?

    Nezaman şeylere baksam ve insanların onların hakkında ne düşündüğünü düşünsem,
    Sanki bir kayaya çarpıp temizce su sıçratan bir dere gibi gülerim.
    Çünkü tek gizli anlamı şeylerin
    Olmayışıdır gizli anlamlarının.
    O hepsinden daha tuhaf şeydir,
    Bütün şairlerin rüyalarından daha tuhaf
    Ve bütün filosofların düşüncelerinden,
    Şeylerin gerçekten göründükleri gibi olduğu
    Ve olmadığı anlayacak hiçbirşeyin.

    Evet, budur duygularımın kendi başlarına öğrendiği:
    Şeylerin anlamı yok: onlar vardır.
    Şeyler tek gizli anlamıdır şeylerin.

    Çeviren: Vehbi Taşar


2 Sayfadan 1. 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Şeytanın Saati / Fernando Pessoa
    Konuyu Açan: KATA, Forum: Not Defteri.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 03-Eyl-2007, 17:17