11 Sayfadan 11. İlkİlk ... 91011
Toplam 107 sonuçtan 101 ile 107 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: ˙˙˙züʎ sɹәʇ

  1. #101
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53


    Your face,
    your disguise...





  2. #102
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53
    Sevgilim, uyuyabildin mi? Tüm onca saldırı ve işkencenin ardından o son ölüm vuruşunu yapıp da uykuya düşmene ve acıdan biraz olsun uzaklaşmana izin verdi mi zihnin, vermedi mi? O kadar yordu mu, yormadı mı? "Yeter" dedin mi, demedin mi? Kafanın içi, dilinde dönüp duranı dinledi mi, yoksa kendi gürültüsünde sahip olduğun tüm enerjiyi sömürürcesine gevezeliğe devam mı etti? Bir kum fırtınası gibi ortalığı toza dumana bulamaktan ibaret bir şey mi bu, yoksa ayağının altında yer kayıyor da daha derin ama daha sağlam bir zemine mi düşmek üzeresin? Ben düştüğün yerde olacak mıyım? Ben nerede olduğumu bilecek, sen beni olduğum yerde görecek misin? Çabam, çaban bir yere varacak mı? Vardığımız yerde hayat bize sahiden de arzuladığımızı yaratma şansı tanıyacak mı? Yaratmak; ne kadar gerçek, ne kadar tehlikeli, ne kadar özel, ne kadar değerli, ne yönden gerekli..? Ben kazanının kepçesi miyim, ateşi mi? İnsan sevdiği şeyi beslemeli. Her seven beslemez, çokça sevilmiş ancak çokça da aç kalmış biri olarak bunu bilirim halbuki.

    "Bak, elime bir hayat tutuşturulmuş,
    hala bilmiyorum onunla ne yapmam gerektiğini.
    Bak, eline bir hayat tutuşturulmuş,
    biliyorsan söyle bir hayatla ne yapılması gerektiğini."

    Hiç bir şeyin duruluk kazanamadığı bir noktada, ciğeri yakan bir nefes almak gibi. Ben bunu bilmez miyim?

    Karşımda duran bir ayna... Aynanın içinde biri yanıyor mu pişiyor mu bilmiyorsun.
    Aklın yetmiyor yardımcı olmaya, yetmiyor çünkü zihinlerinizi kurcalayanın ne olduğunu anlamaya. Tüm bu muammanın yamacına bir ses daha oturuyor. Bu denli bir sevgi seni tüm potansiyelini kullanmaya ittiğinde dahi aklın yetmiyorsa, diye fısıldıyorum kendime, başka ne zaman yetecek ki?

    Yaşam boyunca isteklerimize yöneldiğimiz gerçeğine gözümü dikiyorum ve diyorum ki "Tüm istediğim iyi hissetmen..." Anlaşılacağıma duyduğum güvenle 'ama'sını da ekliyorum sonra. "İyi hissetmen, doğru ahşaptan yapılmış bir tahtta."

  3. #103
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53
    ÇEMBER

    Şu çemberin içinden çıkıp da
    bir spirale varamadık napalyon.
    Bir tam tur döndük,
    genişleyecek alan bulamadık.
    Başladığımız yerde bittik işte.
    Ne güzel bittik!
    Nasıl güzel başladıysak,
    öyle güzel bittik.

    Bana "Gerçeği senden gizlemeye ne gücüm yeter,
    ne de bunu yapacak kadar karaktersizim." dedi.
    Karşımda duran önünde çırılçıplak kalmaktan çekinmeyeceğim tek kişiydi.
    Bendeki gerçeği esirgemedim.
    Bendeki gerçeği esirgeyemezdim.
    "Çok üzüleceğim." dedim,
    "Öyle ki, her nefeste yanacak içim."
    Her şeyin ardından yaptığım gibi
    varoluşun şartı olan bir ama ekledim
    "Hiç bir şeyi kusmak istemeyeceğim!"

    Az evvel dizlerimin üzerine çöktüm
    ve boyutumu kabullendim.
    Az evvel dizlerimin üzerine çöktüm
    ve çemberi kabullendim.
    Az evvel dizlerimin üzerine çöktüm
    ve onu her şeyiyle kabullendim;
    gülüşünü,
    gelişini,
    sevişini
    ve en son gidişini...

    Ben
    az evvel dizlerimin üzerine çöktüm.
    "Artık sıfırım!"

    Bilmiyorum, bu hayatla ne yaparım.
    Ölüme sığmaz.
    Umuda sığmaz.
    Yan cebime atsam,
    oraya sığmaz.

    Oyuna?
    Sığar belki.

    Şimdi içiyorum.
    Hem de hızlı içiyorum.
    Uykuya düşene kadar.
    Uykuya
    düşene kadar.

    Uykuya düşmeden evvel,
    bu geceye iki çift laf bırakmak boynumun borcudur.
    "Zaman dar.
    Hoş kal.
    Sen sen ol,
    sen kal."


    Yarın sabah uyandığımda
    dünyaya daha farklı bakıyor olacağım.
    "Hey hat!" deyip de daha çok söveceğim belli ki.
    "Ne yaşadın ki sen, konuşuyorsun?" diyenlere
    daha çok güceneceğim mesela.
    Çemberinin çapını sonsuz sananlara
    bir tarafımla güleceğim belki.
    Ben, ben olacağım yine
    ama farklı bakacağım hayata.
    Bir idealin bile yerle bir olduğuna şahit oldum çünkü;
    her bir turun nasıl bittiğine...

    Saint Petersburg,
    ancak böyle yumar gözlerini.
    Biliyorum ki Saint petersburg
    arayacak gözlerini.
    Bu şehir mutlaka çağıracak seni.

    Olsun.

    Hiç bir şeyi kusmak istemeyeceğim.

    Utanmasam
    öperdim.

    Hoş kalacağım de,
    sözün olsun.
    Bir iyi geceler
    son sözüm olsun.

  4. #104
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53


    give me the words

  5. #105
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53
    Böyle derin bir hüzün içinde,
    öğüt vermek benim neyime?

    demeden önce.

    - - -

    Bu metin var olma ihtimalinden çok olamama ihtimalini barındırmaktadır. Çünkü böyle bir ruh halinde (hal maskesinin, ruh maskesinin ardına sığınmaktan oldukça çekinsem de), anlatma hevesim rüzgarın tehdidi altında titreyen toz zerrecikleri kadar acizdir bir zemine tutunmaktan. Burada hala okuduğunuz bir şey varsa şayet; gerçekleşme ihtimali minimal olan şeylerin bile aslında potansiyellerini ortaya koyma heyecanıyla ensenizde derin, hızlı ve kıpırtılı nefesler aldığı gerçeğini iliklerinize kadar hissetmeden geçmeyin. Hatta, tercihen öyle derinden hissedin ki bunu, ensenizdeki tüyler yavaştan diken diken olsun. Lakin durun, kanınız donmasın hemen! Daha diyeceğim ki

    “Var olma ihtimali olan her şey, en az gerçekleşen kadar vardır aslında.
    Bu yüzden var olma ihtimali olan her şey, varmışcasına kabullenilmelidir tarafımızca.”

    Bir gidiş, bir düşüş, bir hiç; kalışın, tırmanışın veyahut hep’in sizi mutlu ettiğinden daha fazla hayal kırıklığına uğratmamalı sizi.

    Karanlıklar! İçime sinen durumların gölge yanları! O karanlıklar gün geliyor da dolanıyor ayağıma, bolca hüzünle sarmalıyor beni. Çok üzüyor olabilir belki ama kabullenemeyeceğim bir şey veremez bana. Çoktan sindirdiğim bir şeyi kusamam ki! İçinize sinmeyen şeylerden koşarak kaçın. Yapıştıkları an yakanıza, silkinerek atın.

    Şimdi içinden “Sadede gel patates cücüğü!” diyen varsa şayet… Sadet, bu metnin bir sadede varacak olma ya da olmama ihtimallerinin her ikisini de kabullenmiş olmanızdır, ki buraya kadar okumuşsunuz. Sizin için kayda değer bir yere varamadıysam ya da bir anlam ifade etmediysem, kızmaya hakkınız olduğunu sanmıyorum. : )

    Kısaca,
    “Umut, ana yemeğiniz olmasın. Hiç doyurucu değil.”
    “Ara sıcak?”
    “O olabilir, belki…”

    ***

    “Öyleyse, nasıl tutunacağım ben bir şeylere? Nasıl hevesleneceğim, nasıl hırslanacağım?” diye soran varsa eğer, bana değil de bir tutunabilene sorsun. Aklım oraya kadar yetemedi daha.

    Belki alışkanlıktan çemberi koşar dururuz, kim bilir?

    ***

    Not: Her karanlığı da kabullenmeyin tabi, bazı karanlıkların “aman dikkat!” diye bağıran bir tınısı var.


  6. #106
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53
    varacağı yer olmayan bir mektuptur

    ki kibarlığı bir kenara kalsın...




    Kaçtım işte. Ama kıçın kıçın değil. Ben gitmek istiyorum, dedim de gittim. Gidebileceğim en uzak yere gittim lakin pek de uzun değil iplerim. Oturdum şimdi bahçede. Buralar şimdi serin. Aslında bahçenin bile en uzak köşesine gittim. Yine de çaprazımda sokak lambası, arkamda evin ışıkları var ve bu izleniyor hissi yaratmaya yetiyor. Sanki ensemde birisi kelimelerimi izliyor. İzleyen değil de izlenmek için olan ışıklar, insan eliyle yerleştirilmeyenler olsa gerek. Yıldızların tepemden bakarkenki tek niyeti, gökyüzünün daveti. Ben galiba kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Yalnızlık tanımım nasıl da değişti zamanla. Yalnızlığı ilk tanıdığımda, 'seninle oyun oynayacak kimsenin olmaması'ydı. Hiç dert etmedim. Gücenmedim. Çünkü o vakitler yalnızlık aynı zamanda yaratıcılıktı. Çok sıkılırsam, aklım hayali arkadaşlar bile yaratırdı. Arkadaşlara ne gerek vardı aslında? En büyük dostluklarım gemim, dalgalarım, başıma aldığım tüm adrenalin dolu belalarımdı. Belki yine hayat değil ama yaratıcılık beni o vakitler hep oyalardı. O yüzden yalnızlık tozdu, dumandı. Puff derdim ve bir nefeste yok olurdu... Kimsenin deliliğimi yaşıma sığdırmaya çalışmadığı zamanlardı. Yalnızlığı ikinci kez tanıdığımda bir de 'kaçış' oldu, deliliğimin sığındığı ve saklandığı yer. Çünkü bu delilik insanların keskin bakışlarına sığamaz, genişleyince birine temas eder de mutlaka patlardı. Böylece yalnızlık, beni ben yapan keseyi doldurduğum yegane alan oldu. Onu üçüncü tanıyışımda her şey bi tık daha trajikti. Çünkü kesenin içindekileri boşalttığımda kimsenin eğilip de bir taş kaldırmaya çalışmadığına şahit oldum. Kalabalıklar çakıllarımın üzerinden koşarak, yürüyerek, emekleyerek geçti gitti. Kimse değerlerini bırak anlamayı, hesaplamayı bile akıl etmedi. Topalların ve emekleyenlerin hakkını yemeyeyim. Onlar kimi zaman eğilip baktı lakin bilirim ki tüm ilgileri çaresizliklerindendi. Bunun dışında, söyleyecek şarkım boldu bol olmasına da neredeyse kimse kulak vermedi. Kulak verenlerinse bir kısmı, duydukları hoşlarına gitmemiş olsa gerek ki kulaklarını tıkadı, geri kalanı dinlediğini duymadı. Yalnızlık 'kalabalık' ve 'anlaşılamamanın verdiği iç gıcıklayan his'ti artık. Yalnızlığı bir sonraki tanıyışım aslında bir yâri tanıyışımla aynı zamandı. Bu iki yalnızlık ara sıra istişare ettiği müddetçe, yalnızlığın kalabalıktan sıyrılması, kendi dansını etmesi, kendi dilini konuşması kutsaldı, romantikti, biricikti. Ah, biriciklik ne özeldi, nasıl da güzeldi! O istişare, bu yalnızlıklardan birisini bir gün tatmin etmemiş olsa gerek ki, romantizm çok da uzun sürmedi. Zaten aklın bulaştığı bir yerde ne için için, uzun uzun yanabilir ki? Yürek kurar, akıl kutsar. Sonra gün gelir ve akıl kendi kutsadığını yıkar. Bu böyledir. Yalan değil. Şu anki kanaatimdir. Belki akıl bir gün bu söylediğimi de yıkar ve kanaatim değişir. Sonucunda bir paradoksun içine cumburlop(?) düşerim. : ) Kim bilir? Kim bilebilir... Ah konuşurken nasılsın demediğinde şükrediyorum, bilmezsin. Bana "ne var ne yok?" de, "nerelerdesin?" de, "neler yapıyorsun?" de; ama "nasılsın?" deme. Ben sana yalan da söyleyemem, kötüyüm de diyemem artık. İki ucu yüreği çarpan bir değnek bu soru, neresinden tutayım? Sen sormazsan kolay olur, çünkü ben "tüm yalnızlık tanımlarım üst üste binip sırtıma oturdu" diyemem, hele "hiç bir şeye yeltenecek hevesim yok" hiç diyemem, "çaresiz hissediyorum, anlamıyorum" diyemem. Aslında yaramı söylemekten, sana soyunmaktan gocunmam, bilirsin. Yahu ben doğrudan korkmam! Ama şarkıda dediği gibi, "ben seni arayamam". Sebebim var, biliyorsun... Diyor ki, "dile getiriş şeklimle kırıcı oldum sanırım, özür dilerim". Tanrım sen vicdan verdin de, bir yerde bir hata var, sevdiğim adam hissettikleri için özür diliyor! Adam diyorum ama o adamın içinde parıl parıl bir çocuk gülüyor. O adam bugün bir yaş daha büyüyor ve bana düşen küçük bir 'mutlu yaşlar' ya, nasıl zoruma gidiyor... Gidiyor, gidiyor da, e olan olmuş. Özrünü dilediğinde de ona da aynı şeyi söylüyorum ya zaten. "Olan olmuş, bırak kibarlığı bi kenara kalsın" diyorum. 'Dert etme' demelerden en samimisi bu geliyor. Samimiyet! Dışardan iki yabancı gibi durduğumuzu bilsem de; ben hiç bir samimiyeti bu kadar arzulamamış, bu kadar yaşamamış, bu kadar yakından tanımamıştım. Ondan başka kimse bilmez bunu, bilmesin... Kaça kaça soğuklara, gölgelere, akşamlara; üşüttüm galiba. Hapşı tıpşı... İlaç içmiyorum hemen ama! Hep yaptığım gibi. Vücudum mentalitemden daha hırslı mı hayata tutunmak konusunda, görmek için onu teste tabii tutuyorum. İyileşirim elbet. İyileşirim ve bu da aklımın kanaatine küfür olur. Olsun. Olan olmuş. Tüm hayatın kibarlığı bi kenara kalsın. O zaman "ben feleğin su çarkına...!". Yahu, içimi biraz umutla dolduracağım o gün gelirse eğer ben feleğe karşıma seni çıkartıp da şu dünya üzerinde beni anlayabilen bir ademoğlu olduğunu gösterdiği için şükredeceğim belki ama şimdi anca yitirdiğime ağlarım. Bu kez kaybettiğim, cebimden düşürdüğüm bozukluk değil çünkü. Anlat anlat bitmiyor. Anlat anlat dur, varmak istediğin yere bir türlü varmıyor. Varsa tabi. O kadar çok düşünüyorum ki... Olabilitesi olmayan şeylerin 'olsaydı'sını hayal ediyorum sürekli. Korkunç şeyleri düşünüyorum, ama korkmuyorum. Güzellikleri hayal ediyorum, ama heyecanlanmıyorum. Hiç birinin gerçekleşme imkanı olmadığını biliyorum ama kafam hep meşgul. Amacı olmayan düşünceler bir çoğu, bir yere varmayan. Bu çok anlamsız. Aslında belki de benden iyi bir yazar olur lakin ben yazacaklarımdan, yaratıcaklarımdan bile korkuyorum. Ben var ya ben, her an her şeyi düşünüyorum. Ben şu hayatı karman çorman yaşarken senin hüznün, endişen, heyecanın bile tertipli. Ah yar, (bu sevgi sözcükleri hep sesimi duyamayacak olmanın rahatlığı, yoksa şu vakitten sonra çağırmaktan utanmam mı?) hepimiz düşünüyoruz, biliyorum. Şu hayattan, pencere pervazında pür dikkat adımlayan bir kedinin muntazamlığıyla geçmeyi hangimiz istemezdik ki? Ama senin düşüncen bile tertipli. Senin düşüncen bana varır, geçer gider de ben kızmam, alınmam. Senin düşün beni sarar da ben... Anladın artık. Kırgınım yalnız tabii, o ayrı. Sana değil de hayata belki. Olsun. Hayat yapacağını yapmış, olan olmuş, bırak kibarlığı bir kenera kalsın...

    060818-0043

  7. #107
    adEda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Ağu-2015
    Mesajlar
    6.121
    Konular
    53
    09.08.18
    Perşembe

    Sevgili Midil,
    Güzellikler varlığında arandığından çok yokluğunda aranırmış ya, ben de sana hep sessizce kanatlanıp gittiğin vakitlerde yazıyorum. Zaten mektubun gereğidir mesafeler. İnsanın yanı başında durana anlatacak hikayesi kalmıyor pek. Adet yerini bulsun diye ve senden bir cevap geleceğine inanmasam da, merakımı bastıracak olmasam da, eylemde bulunup da hayata öykünmek adına soruyorum "neredesin?" diye. Biraz şiirsellik ekleyeceğim buna, sana yazdığım her mektupta yaptığım gibi.
    "Ah, Midil! Benim biricik uçan atım Midil, nerelerdesin?" diyeceğim. İç çekeceğim. Derin nefeslerimle külden köze dönecek, hafiften yanacağım çünkü hiç bir manzara ışık oyunu olmadan yeterince büyülü olamaz. Bildiğim, aklımın yettiği bir kaç küçük şeyden biridir bu; gündüzden, geceden ve gün batımından öğrendiğim.
    Şu sıralar nasılsın sorusundan, ı-ıh yok korkmak da değil, nasıl desem, epeyce çekiniyorum. Yanımda olsan bir bakış atacak, dilin dönse konuşacak, toynakların yerine parmakların olsa yazacak, bu soruyu bana sen de soracaksın, biliyorum. Zaten bunları sana ya o yüzden ya da kendi kendimle konuşmaktan bunaldığım ve aynı zamanda bilmişlik taslamaktan artık sıkıldığım, bu yüzden de kendi hikayemden başka anlatacak hiç bir şeyim kalmadığı için yazıyorum.
    Yüreğim kaldırırsa bir bir anlatacağım, Midil. Neler olduğunu değil de; nerede olduğumu, neler yaptığımı, belki nasıl hissettiğimi... Anlarsın ya.
    Tüm bunlar sayfalar tutacak belki. Bir yerde okumuştum. Özür diliyordu, "Bu kez mektubum uzun oldu, kısa bir mektup yazacak vaktim yoktu." diyordu. Ne kadar da doğru. Bir şeyleri kısaca anlatmak çokça efor gerektiriyor. Uzunca bir süredir ağzıma bir laf dolamıştım ben de 'basite indirgemek' diye. Peki ne demek basite indirgemek? Şu demek: Şeylere sahip olduğundan öte bir anlam yüklemeden onların içindeki güzelliği görmek, sade bir yorum getirmek, o yorumla uyuşmak ve böylece tüm karmaşadan, zihne işkence eden o avare kaosdan sıyrılmak! Her şeyi sadeleştirebilirim sanmıştım. Öyle ya Midil, insan dediğin apayrı bir saftirik, eğer başarırsam kolay olur sanmıştım. Başarmak ne peki? Başarmak, kendi doğrundan şaşmadan ona uygun hareket etmek demek. Formül belli de, hayat kimsenin doğrusunu dinlemiyor. Hayat yaşlanmış, şişmiş, git gide kibirlenmiş, burnu havada ve üzerinde eline geçen yaşamı dinleyip anlayamayacak kadar çok ölü toprağı var onun. Senin doğrun da neymiş? Bi sor bakalım hayat senin sesini duymuş mu? "Hah, doğru dedin!" demiş mi hiç? Bi sor, haydi...
    Her neyse. Dediğim gibi, 'ne oldu'yu anlatmayacağım. Anlayamadığımı susmayı, ortalama bir insandan daha iyi beceririm neyse ki. Gerçi 'ne oldum'u da pek anlamadım velakin 'ne oldum'un gizi "ben kimim, neyim?" sorusunun ebediyen var olmaya ant içmiş bilinmezliğinin ta kendisi, bu yüzden onu anlamadan da konuşmaya çokça alışık ve bu sırada durumun farkındayız. Ee, bundan da çekinsek, biz insanlar ölümüne susarız.
    Nerede olduğumdur- Sen gittikten sonra ben de beni insanların şerrinden koruyacak yerlere göç etmeyi istedim. Ben diyeyim kaçış, sen de sıyrılış. Olduğum yerden çekip gitmek istedim. Rüzgar, yağmur ve gölge istedim, belki insanlar tüm bunlardan uzak durduğu için bana izole olmanın yegane sembolü olarak göründüler. Senin gibi kanatlarım olmadığını biliyorsun, çok uzaklara gidemedim ama kuşların öttüğü, mavinin ve yeşilin görüldüğü, gündüzleri güneşin tenimi ısıttığı, akşamları rüzgarların beni yerden yükselttiği, geceleri de battaniyenin altına girmenin tatlı geldiği serinlikte bir yer buldum.
    Ne yaptığımdır- Gündüzleri kitap okuyor, kedi köpekle oynuyor, domates doğruyor, kışlık yapımına yardım ediyorum. Akşamlarım müzik dinleyip eşlik etmekle geçiyor. Elime de bir kahve fincanı aldım mı sanki sahi bir meşguliyetim varmış gibi duruyor da, dışarıda geçirdiğim 3 saat kimseye batmıyor. İnsanlar başka hiç bir şey yapmadan yeri göğü izlemenin de bir eylem olduğunu unutuyor.
    Ve geceler... Tüm gün düşüncenin kıyısında kumla oynayan, koca koca dalgalardan kaçınan, yine de sık sık ıslanan zihnim geceleri "artık zaman geldi" der gibi kendini derin sulara atıyor, açılıyor da açılıyor. Bir alışkanlıktır, almış başını gidiyor. Her gece o sulardan yuta yuta gözleri kararıyor da öyle uykuya düşüyor. Bir de elim sıkça kelimelere yazıya gidiyor. Kimi zaman içimdekileri kusacağım geliyor da yazıyorum. Kimi zaman yazıp da kendimi meşgul edesim geliyor, ona tutunuyorum. Kimi zaman var; aklımdan ne sözler, ne alicengizler, nice unutulmaması gerekenler geçiyor da oturup dökmeye tenezzül etmiyorum, kendimde o kadar hevesi bulamıyorum. Belki sustuğumun önceliği vardır konuştuğuma ama, bu kimin umrunda? Hayat marjinal olacağım diye baştan tırnağa absürt kokular sürünmüş, salına salına geziyor. Ben bir küçük yanlışlık, gücüm doğruya yettiği kadar yetiyor.
    Nasıl hissettiğimdir- Nasıl hissettiğimi anlatmayı bir türlü beceremiyorum. Kimi zaman suyu kurumuş kuyudan aşağı düşmeye devam edip, kimi zaman da asılı kalırken bu halime sık sık yanıyor, çokça gülüyor, bazıları hiç bir şey hissedemiyor, nadiren de fokur fokur kaynıyorum. Sen beni anla artık, veyahut anlama. Ne hikmetse şu hal, ondan uzak dur.
    Simdi beni geçelim, seni soralım, Midil. Nerelerdesin? Neler yaparsın? Benim diyarı karanlıklar sardı da yine, sen nerelere göç ettin? Dünya gezegeninin çevresinde kaç tur attın? Her vakit parıldayan, daima kalabileceğin bir yer, bir düş, bir zihin bulabildin mi? Bulduysan eğer işin sırrının ne olduğunu öğrenebildin mi? Anlat. Uzun uzun anlat ki bu kasvetten biraz olsun sıyrılayım.
    Bazen karanlıkta yürürken nal sesleri duyar gibi oluyorum. "Yoksa..." diyorum kendi kendime. Gerçi sesler çoook uzaklardan geliyor, biliyorum.
    Keşke gelsen geri de, biraz renk kussak sağa sola. Böyle olmuyor, Midil. Bekliyorum hep.
    Sabır taşı derler ya hani, düpedüz yalan. Sabır taş olsa, o taş çatlaya çatlaya avucumda koca bir çöl olurdu.
    Bir gün tekrar görüşmek ümidiyle,
    hep parıl parıl, renkli ve kanatlı kal.
    Sevgi ve özlemle,
    *

    090818-0130


11 Sayfadan 11. İlkİlk ... 91011

Bu Konu İçin Etiketler