Bedri Ruhselman'ın Son Çalışması
31 Ocak 1957: Annesi öldü. 5 Mart 1957: Cemiyetten istifa etti. 17 Ekim 1957: R. Kayserilioğlu medyum, Meşale planı. 1 Eylül 1958: Attila Güyer medyum, Önder planı. Haziran/Temmuz 1958: Kalp krizi, Cenova hastahanesi. Mart 1959: R. Kayserilioğlu çalışması bitti. 1 Temmuz 1959: A.Güyer çalışması bitti, metnin daktilosu. 10 Ağustos 1959: Kitabın daktilosu bitti. 18 Kasım 1959: Üç aylık hasta raporu. Aralık 1959: İzmir'e gidiş. Ocak 1960: İstanbul'a dönüş. 16 Şubat 1960: Kalp krizi ve ölüm. 18 Şubat 1960: Defin töreni.
Medyumlarla çalışma yaptığı devrede tesbit edilen isimler: Rafet Kayserilioğlu, Mehmet Fahri Öğretici, Hikmet Omay, Attila Güyer, Doğan Tuğcu.
Aşağıdaki bölümler son çalışmasıyla ilgili olup, Feridun Tepeköy'ün hazırlamış olduğu “Büyük Vazifeli Dr. Bedri Ruhselman” ismindeki yayınlanmamış kitabın 608 sahifelik müsvetteleri arasından çıkartılmıştır:
(III:6-d) “Kitap”:
Ölümüne tekaddüm eden çalışma devresinde, yüksek ruh âleminden aldığı bilgileri derleyerek meydana getirdiği ve henüz neşredilmemiş, noterde mahfuz bulunan kitap.
Doktor Bedri Ruhselman, 5.3.1957 tarihinde cemiyetten istifa etti. Bu tarihten sonra Harbiye Çimen sokaktaki apartmanın kira ile tuttuğu ufak bir dairesinde çalışmalarına başladı ve bu çalışmaları ölümüne kadar gittikçe artan hummalı bir tempo içinde sürdü. Gerçi burada ölümüne kadar demek pek doğru olmayacak. Zira, 16 Şubat 1960 perşembe günü akşamı bu dünyadan ayrılmasından altı ay kadar önce, derlediği kitap üzerindeki yoğun çalışmalarını bitirmiş, kitabı vazifelendirilen üç mesai arkadaşının mesuliyetine teslim ettikten sonra da bir nevi istirahat (daha doğrusu ölümü bekleyiş) hali içinde günlerini doldurmaya çalışmıştır.
Kendisine, vazifesinin bu dünyada son derlediği eser ile bitmiş olduğunu ve esasen bu hayatını bu işi tamamlamak için yaşamış olduğunu, bu güne kadar yaptığı bütün çalışmalarının ve yayınladığı eserlerinin sadece birer hazırlık mahiyetinde oldukları açıkça tebliğ olarak bildirilmişti. Bu bekleyiş devresi içinde, bir ara bir İzmir seyahati yaptı. Kızkardeşi (Hidayet), yeğeni ve çocuklarını ziyaret etti. Bir ara da vakit doldurmak için lisan çalışmaları yaptı, müzik dinledi, vs.. Mütevekkil ve belki de memnun, dünyadan ayrılacağı saatin gelmesini sükûnet ve vekar içinde bekledi.
İşte, 1958 ile 1959 yılları onun en kesif çalışmalarına sahne olmuş en verimli yılları olarak kabul edilebilir. Zira, bu çalışmaların neticesinde “Kitap” ortaya çıkmış ve İstanbul Karaköy semtindeki 5. Noter'e hıfzedilmek üzere emanet edilmiştir. Kitabın noterde muhafazası konusunda, yılların meydana getireceği yıpranma ve tahribatın önüne geçilmesi için herhangi bir tedbirin alınıp alınmadığı hususunda, sayın Attila Güyer, “böyle bir tedbire lüzum hissetmediklerini, verilmiş talimata uygun olarak hareket ettiklerini” beyan etmektedir. Bu talimatın dışında, bütün mesuliyetin plana ait olduğu bildirilmiştir.
Kitabın üç nüshası ayrı ayrı zarflara konarak, üzerlerine üç vazifelinin isimleri yazılmış ve üç nüshası da ayrıca ağzı açık bir zarfa konmuştur. Her biri ayrı ayrı kitabı alabilecektir. Kitap, daktilo ile üç nüsha olarak teksir edilmiş ve Hüsrev Bilgioğlu, Metin Sakik ve Attila Güyer'in ayrı ayrı tasarruf ve mesuliyetlerine emanet edilmiştir. Sayın Metin Sakik, bu çalışmanın sonunda kitabın tapaj görevini üzerine alarak yerine getirmiş ve kitabı bir asıl iki kopya olarak daktilo etmiştir. Kitabın bu üç şahsın mesuliyetlerine tevdi edilişi bizzat “Önder” planının “sizler bu iş için seçildiniz” demesi üzerine olmuştur. Bu, planın son celsesinde söylenmiş ve üç şahıs böylece seçilmişlerdir.
Bu vazifeli üç arkadaştan her hangi biri veya ikisi daha önceden bu dünyadan ayrılacak olursa - ki bu ihtimal de hesaba katılmıştır - geri kalan, üzerine aldığı vazifesini tek başına ifaya yetkili kılınmıştır. Telif hakkı, bu üç vazifeliye ayrı ayrı verilmiştir. Muhafaza edilmek üzere İstanbul 5. Noterliğine emanet edilen söz konusu kitabın, noterliğin kasasında saklandığı ve her yıl bu görev için noterliğe bir ücret ödendiğini de zikredebiliriz. Kitabın ne zaman neşredileceği, ne zaman dünya dillerine tercümesinin yapılacağı ve hangi emare ve ikazlarla harekete geçileceği gizli tutulmuştur. Zemin ve zaman müsait olduğu anda, beklenen işaret ve ikazların değerlendirilmesinden sonra faaliyet başlayacak ve kitap insanlığın malı olacaktır.
Üç vazifeli şahıstan her biri hayatta iken, ilk önce Attila Güyer faaliyeti başlatmakla görevlendirilmiştir. Kimseye danışmadan, kitabın noterden alınmasıyla faaliyet başlatılmış olacaktır. Eğer Attila Güyer ölmüş ise bu takdirde Metin Sakik bu görevi üslenmiş olacaktır. Şayet Metin Sakik de ölecek olursa bu takdirde hiç beklemeksizin (derhal) Hüsrev Bilgioğlu noterden kitabı alacak ve hemen faaliyeti başlatacaktır. Bu hususları Bedri Ruhselman bir talimatname ile açıkça tesbit etmiş ve üç vazifeliye vermiştir.
Kitap hakkında yeterli bir bilgiye sahip değilim. Mesuliyetini almış sayın vazifeli dostlarımdan müsaade almadan bildiklerimin hepsini açıklamaya da hiç bir suretle mezun değilim. Ancak, bilinen bazı hususları burada kaydetmekle iktifa ediyorum.
Kitap, insanlığın mukadderatı ve tekamül hamlesi sağlamasını temine yarayan çok kıymetli açık bilgileri ihtiva etmektedir. Bu bilgiler, doğrudan doğruya ilahi yüksek ruhi planın (Önder planı) insanlığa tebliğ ettiği bilgiler olup, medyum (Attila Güyer) vasıtasıyla ve Bedri beyin derleyişiyle ortaya çıkarılmış ve insanlığın istifadesine sunulmuştur.
Kitap, - hacım itibarıyla orta boyda bir kitap olarak düşünülecek olursa - takriben 350 sahifelik bir hacmi işgal edeceği tahmin edilmektedir.
Kitabın derlenişi konusunda yaptığı açıklamalarla bu noktayı aydınlığa kavuşturan sayın dostum Attila Güyer, bu konuda ezcümle şunları söylemektedir:
“Kitaptaki bilgiler, benim aracılığım ile ‘Önder’ ismi verilen yüksek idareci bir plan tarafından verildi. Bu verilen tebliğlerin Bedri bey tarafından önce anlaşılmasına yardım edildi. Sualler sorulmasına izin verildi. Yapılan açıklamalarla konular vuzuha eriştirildi. Konunun planı verildi ve bu plan gereğince Bedri beyin konuyu kaleme alması sağlandı. Kaleme alınan bölümler plana okundu ve tasvibi alındı. Böylece derleme faaliyeti tamamlandı.”
Sayın Attila Güyer'in yaptığı bu açıklama, “derleme” kelimesinin manasını gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kitabın derlenmesini ancak Bedri bey muvaffakiyetle başarabilirdi. Verilmiş bilgilerin eski bilgilerle telif ve sentezini ancak Bedri bey selahiyetle tamamlayabilirdi. Ancak onun kapasitesi, vazife şuuru ve azmi böyle bir çalışmanın altından kalkabilirdi. Dikte ettirme yerine derlenme yolundan kitabın hazırlanışının elbette ki bir sebebi olacaktır. İcabetseydi, öyle yapılırdı elbet! Nitekim, idareci ruhsal planlar daha evvelden bu yoldan faydalanmışlar ve dikte ettirmişlerdir. (Kuran'ın dikte ettirilişi buna bir misaldir.)
Kitabın nasıl hazırlandığı hususu üzerinde, sayın genç dostum Attila Güyer ile yaptığım konuşmanın bir bölümünü ve özellikle kitabın derlenişine, tebligatın aktarılışına vazifelik etmiş bir vazifeli medyum sıfatıyla bana yaptığı açıklamaların bir kısmını, önemine binaen aşağıda tetkiklerinize arzetmek istiyorum. Önemli bir noktanın aydınlığa çıkmasına hizmet edeceğinden fayda umduğum bu açıklamaların alakalı kısımlarını takdim ediyorum:
“Bedri bey, ruhi bir irtibatın olup olmadığını, ayrıca hangi seviyeden bir irtibatın mevcud bulunduğunu derhal anlayabilecek bir bilgi ve liyakat sahibi bir insandı. Kendine mahsus bir takım metodları da vardı. Ama, teşhis gücü sadece tecrübe ve bilgisine dayanıyordu da denemez. Ben, kitabın derlenişi sırasında ondokuz yaşındaydım. Medyumluğum öylesine süratli gelişmişti ki hepimiz şaşırmış ve korkmuştuk da.”
“Bedri bey o sıralarda Adana civarındaki sel hadisesi ile ilgili kehanetle meşguldü. Kendisine açıkça ikazda bulunuldu: ‘Senin fonksiyonun budur, halbuki sen nelerle uğraşmaktasın. Bu mu senin işin!’ Bedri bey o sıralarda çalışıyordu ama huzursuzdu. Asıl yolunu bulamamıştı. İnsanlara hizmetle ilgili yapacağı bir iş hakkında bir idraki vardı. Bir noktaya kadar gelmişti, fakat ne yapması lazım geldiğini kesinlikle tayin edemiyordu. İşte böyle bir durumda planın ikazı onu şaşırttı. Toparlandı ve derhal mevzuua girdi. Kitabın derlenişi faaliyeti başladı. Böylece Bedri bey hayatının gayesini bulmuş oldu.”
Sual: Kitap, Bedri beyin ne çeşit bir çalışmasıyla meydana gelmiştir? Yani, tebliğler bir sıraya göre olduğu gibi mi yazılmıştır, yoksa açıklayıcı pasajlarla birlikte mi tertiplenmiştir?
Bu sualime Attila Güyer şu cevabı verdi:
“İkisi de değil. Yukarısı evvela bir plan verdi. Bölüm bölüm bu planın konularını anlattı. Bedri bey ‘şunu koyalım’, dedi. Plan ‘hayır, bunu koymayacaksın’, dedi. ‘Biz direkt bilgi veriyoruz, bunları yazacaksın’, dendi. Bedri bey de yukarının ağzı ile bunları derleyerek yazdı. Aslında, kitapta direkt alınmış tebliğler de yoktur. Bedri beyin kendi görüş ve tefsiri de yoktur. Verilmiş genel bilgiler Bedri bey tarafından derlenmiştir.”
Sual: Derlenme fiilinin daha iyi anlaşılması için biraz daha açıklamada bulunur musunuz?
“Tam, motamot dikte ettirme yoktur. Mesela bir fikir veriliyor; kainatın kuruluşu, maddenin yapısı hakkında bir plan veriliyor. Bu plana göre verilen bilgiler derlenecek, deniyor. Anlayamadığı noktalar izah ediliyor. Yani, fikirler, bilgiler yukardan veriliyor. Fakat, motamot yazdırılmıyor. Bedri bey bunları kaleme alıyor, derliyor.”
“Tekrarlayayım: Konu ve plan veriliyor. Konu hakkındaki bütün bilgiler anlatılıyor, işleniyor, izahlar yapılıyor, misaller veriliyor. Sonra, ‘bunları yazacaksın’ deniyor ‘Şu şu şekilde yazacaksın, verdiğimiz misallerin ışığı altında şu, şu şekilde yazacaksın’ deniliyor ve bırakılıyor. Burada Bedri beyin fonksiyonu şöyle: Gelen bilgileri evvela anlıyor, hazmediyor ve kendisi yeniden kaleme alıyor. Yukarısı, ‘tebliği aynen koyacaksın’ demedi. Bunu istemedi hiçbir vakit. Müteakib celselerde, Bedri beyin kaleme aldığı kısımlar plana okundu ve tasvibi alındı.”
“Şunu da söyleyeyim ki, hiçbir vakit Bedri beyin kaleme aldıkları (derledikleri) parçalar ‘plan’ tarafından ‘olmamıştır’ diye geri çevrilmedi. Bu vazifesini Bedri bey pek mükemmel bir şekilde yapıyordu. İyice idrakine varmadan hiçbir vakit kalemi eline alıp yazmaya başladığını görmedim. Bazen üç ay bir konu üzerinde münakaşa edildiği olmuştu. Anlayamadıklarını anlayabilmek için sualler sormaktaydı.”
Sual: Yani, bu izahata göre celselerde verilen tebligat kitaba motamot konmuyor.
“Hayır, konmuyordu.”
Sual: Yani, Bedri bey tarafından, gelen fikirler evvela hazmediliyor, sonra kompoze ediliyor.
“Tamam. Mevzu iyice anlaşılıncaya kadar misaller veriliyor, çeşitli yönleri gösteriliyor. Mevzu iyice anlaşıldıktan sonra bırakılıyor, ‘bunları şimdi derleyin’ deniyordu. Kendisine, bu derleme çalışmalarında hiçbir vakit ‘burada hata yaptın’ denmedi.”
Sual: Öyle sanıyorum ki, kitabın derlenme yoluyla verilmiş olması, şöyle bir maksadı gütmüş olabilir: Bir insan olarak, Bedri bey verilen bilgileri hazmetmekle, bu bilgilerin insanlar tarafından anlaşılabilir bilgiler olduğunu tatbiki olarak göstermiştir.
“Evet. Bu hususu hiç düşünmemiştim. Gerçi, Bedri bey büyük bir fonksiyonerdi ama yukarının karşısında son derece zayıf bir kimseydi. Bu öyle bir plandı ki, orada belki de Bedri bey gibi onbinlerce varlığın idraki ve şumulü vardı. Onun için ‘Önder’ diyoruz. Kendisi de zaten ‘Kainatın vazife planı’ olduğunu bize ihsas ettirdi.”
Sual: Kitap, tamamıyla değişik bir bilgi temeline dayalı yeni bir açıdan bir kainat görüşü ve bu görüşe uygun yürünmesi gerekli yolları mı açıklamaktadır, yoksa bu güne kadar verilegelmiş olan bilgilerin mânâlarını mı vuzuha kavuşturmakta ve sembolleri, dogmaları mı kaldırmaktadır?
“İkinci dediğiniz daha doğrudur. Aslında, belki yepyeni bir görüş koyuyor ortaya. Ama, bu koyduğu eskileri yıkmıyor. Eski realiteleri olduğu gibi kabul ediyor. Bunların, madde kainatı içinde gerekli kademeler olduğunu belirtiyor.”
“Bir dağın eteklerindeki görüş ile zirvesindeki görüş elbette ki birbirinden farklıdır. Evet, kitabın bir bilgi kitabı olduğu söylenebilir. Ama detaylı bilgiler veren bir ders kitabı şeklinde değil. Bir matematik veya bir fizik kitabı gibi konuları incelemez. Genel kanunları açıklar. Mesela madde kainatı hakkındaki Einstein'ın genel ifadesi gibi bir görüş, bir prensip getirmektedir. Yani, genel bilgiyi göstermektedir. Dinler muayyen realitelerin icaplarına göre yukarıdan - vazife planından - verilmiş bilgileri yayarlar. Kitaptaki bilgilerse dinlerin öğrettiklerini toplayacak ve onların manasını açıklayacaktır. Dolayısıyla nakz ve reddetmek asla bahis konusu değildir. Sadece ufku daha genişletecek. Faraza bir insan Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, bu kitap karşısında kendi dininin esaslarını daha iyi anlayabilecektir. Böylece insanlar birbirlerini daha iyi anlayabilecek ve anlaşabileceklerdir.”
Kitabın derlenişi, daktilo edilişi ve notere tesliminden sonra Bedri bey memleket dışında bulunan seçilmiş beşyüz kadar adrese (ki bu adresler cemiyetler ve şahıslardan seçilmiştir) gönderilmek üzere bir bildiri kaleme almıştır. Bu açıklamasında, derlediği kitap hakkında bazı ön sezgileri verdirecek ipuçları vermiştir. Nitekim, bu bildirisine gelen cevaplar arasında 8-10 kadarının, Bedri beyin kapalı olarak sezdirmeğe çalıştığı düşüncelerini iyi bir şekilde değerlendirmiş olduğu anlaşılmıştır.
Kitabın neşri, şüphesizdir ki vazifeli üç şahsın inisiyatifine bırakılmış değildir. Hüsrev Bilgioğlu'nun yaptığı açıklamaya göre, kitabın insanlığa sunuluşu, medyum Attila Güyer'in zamanı geldiğinde kitabı tebliğ eden plandan (“Önder” planı) direkt olarak bir ikaz ve tebliğ almasıyla başlayacaktır. Bu hususta sayın Attila Güyer şu açıklamayı yapmaktadır:
“Biz, verilen talimatla birlikte bu kitaba bağlıyız. Bunun dışında, bizim hiçbir fonksiyonumuz yoktur. Telif hakkı her üçümüze bırakılmıştır. Bu da talimat gereğince yapılmıştır. Yukarının talimatını bizler aynen tatbik ediyoruz. Elimizde talimat var. Onun dışında bir şey yapamayız. Talimat dışında, şahsi olarak idraklerimizin yapacağı her şey büyük hata olacaktır. Talimat yukarıdan verilmişti. Bedri bey de bizlerin bu talimata göre aynen hareket etmemizi söyledi.”
(III:l-30) Attila Güyer'in şahitliği:
“Bedri beyi ilk defa Hüsrev ağabey vasıtasıyla tanıdım. Bende bazı anormallikler vardı. Anlatmıştım. Çocukluğumdan beri bazı anormalliklerim vardı. Mesela geceleri uykuda gezerdim, gece uykumda konuşurdum. Çok enteresan bulmuştu. ‘Gel, seni Bedri beyle tanıştırayım’, demişti. Benim bu sahada tecrübi çalışmalar yapmak hususunda arzu ve niyetim yoktu o zamanlar. Mevzu ile kendime göre alakadardım. Bazı tetkiklerim vardı, ama hepsi o kadar. Konuların içine gömülmüş değildim. Buna rağmen Bedri beyle tanışmayı istedim.”
“1958 senesinin sanırım Kasım ayındaydı. Bir gün Hüsrev ağabeyle önce cemiyete uğradık. Oradan da doğru Bedri beyin Harbiye, Çimen sokağında oturmakta olduğu evine gittik. O zamanlar cemiyetten ayrılmış, yalnız başına çalışmakta, celseler yapmaktaymış. Ben o sıralarda, Edebiyat Fakültesi talebesi on dokuz yaşında bir gençtim. Rafet Kayserilioğlu, M. Fahri Öğretici, Doğan Tuğcu ile ruhi irtibat celseleri çalışmaları yapılmaktaymış. Adana'daki sel felaketiyle ilgili kehanet tebliğleri ve bunun değerlendirilişi gibi çalışmalar yapılmaktaymış. Sonradan daha iyi idrakine vardım ki, o zamanlar Bedri bey huzursuzdu. Çalışmalarından tatmin olmuyordu. Bu çalışmaların adamı değildi Bedri bey. Bu intibaı o zaman almıştım.”
“Bedri beyin havası bambaşkaydı. Çok değişik ve enteresan bir hava ve intiba bırakmıştı bende. Sanki normal bir insan değildi de, acaip bir dünyanın varlığıydı. Çalışma odasına girdiğimde, tavana dört ucundan iple gerilmiş beyaz bir bez dikkatimi çekmişti. Bunu soba kurumunun başına dökülmemesi için germiş. İşte bu müşahedem, bende ilk nazarda Bedri bey hakkındaki intibalarıma bambaşka bir yön vermişti.”
“Bedri beyle hemen ilk tecrübe çalışmalarına başladık. Temasa geçtiğim ilk bedensiz varlıktan bir türlü ayrılmak istemiyordum. Hissi bir yakınlık beni cezbediyordu. Varlık, ‘benim işim burada bitti, bu vazifedeki işimiz sona erdi, muhakkak ki organizasyon içinde beraberiz ama bu işimiz burada artık bitti.’ diyordu. Fakat ben gene de ondan ayrılmak istemiyordum. Bu varlık, tek bir varlıktı. Beni hazırlamakla görevliydi. Beni bir noktaya kadar alıp getirdi. Sonra üçlü bir gruba verdiler beni. Daha sonra da kitabın tebliğlerini veren ‘Önder’ planıyla temasa geçtim.”
“Bu planla irtibatın sağlanması için, evvelkiler bir nevi hazırlık safhasıydı. Size bunun hakkında bir misal vermek üzere şunları söyleyebilirim: Başlangıçta tahammül edemiyordum. O kadar parlak ve keskin geliyordu ki, yaklaşamıyor, temasa geçemiyordum. Alıştırma safhalarından birini anlatayım: Üzerime tıpkı füze gibi ışık demetleri geliyordu. Gözlerim kamaşıyor, sağa sola kaçıyor, kurtulmaya çalışıyordum. Bunları bayağı görüyor ve hissediyordum. Büyük bir ışık kütlesinin üzerime geldiğini hissediyordum. İşte, asıl planın kademesine yaklaşıncaya kadar, bu şekilde egzersizlerle alıştırmalar yaptım. Işıktan bir bulut gibiydi o yer. Üçlü varlık, hem bilgi yönünden beni yetiştirdi hem de o plana hazırlamış oldu.”
“Celse adabına aykırı hareket ettiğim zamanlarda bana kızardı: ‘Kardeşim, buraya yorgun geliyorsunuz, olmaz böyle şey!’, diyordu. Haklıydı, kırk senelik bilgilerinin tamamen aksine bilgiler alıyorduk. ‘Olmaz’ diyor, kızıyordu. Bunun üzerine, ‘plan’ celseyi kesiyordu. Ama öyle enteresandı ki, ben ‘plan’ın sanki gülümsediğini hissediyordum: ‘Peki’, diyordu. Haftaya tekrar celseye başladığımızda (haftada bir, bazen de iki veya üç celse yapılıyordu), Bedri bey o bir hafta içinde verilen bilgileri hazmetmiş, yerine oturtmuş olarak karşımıza çıkıyordu.”
Sual: Bedri bey düşüncelerine tamamen zıt olan bu fikirleri nasıl hazmediyordu?
“Üzerinde düşünüyordu, idrakine varıyordu. Eskileri atıp yerine yeni bilgileri koyabiliyordu. Bu kabiliyet vardı onda.”
Sual: Zıt gelen fikirler temel bilgilere mi, yoksa teferruata mı taalluk ediyordu?
“Temellere! Ama, nüans farkları şeklinde. İlk bakışta tamamen tersine imiş gibi görünüyorlar.”
Sual: Tersine gibi mi görünüyorlar, yoksa gerçekten tersine miydiler?
“Gibi görünüyorlar. Mesela, biz vahdet-i vücûd felsefesini kabul etmiyoruz. Bu düşünceye zıt gibi görünen bazı fikirler karşısında, Bedri bey kızar ve ‘kardeşim, burada keselim’ derdi: ‘Yanılıyorsunuz, iyi nakledemiyorsunuz!’ Fakat, sonradan, söylenmiş olanlar üzerinde düşünüyor ve yerine oturtuyordu.”
“Bedri beyle birlikte geçirdiğim günler pek kısa olmuştur. Aşağı yukarı, münasebetlerimiz bir yıl sürdü. Sonra ben ayrıldım ve askere gittim. 1960 senesi Ocak ayında gitmiştim. Fakat, münasebetlerimiz bu kadar kısa sürmüş olmasına rağmen, aramızda çok derin ruhi bir bağın mevcud olduğunu söyleyebilirim. Nitekim, ölümüne rastlayan saatlerde başımdan geçen bir olay bunu teyit eder: Bedri beyin öldüğü gün, ben yedek subay okulundaydım. O gece koğuşta yatıyorduk. Ben feryad etmeye başlamışım. Bağırıyorum. Uyandırıyorlar. Ama uyandığımın farkında değilim. ‘Ne oldu’, diye soruyorlar. Tekrar yatıyoruz. Bu defa canhıraş feryatlar atıyorum. Çocuklar yine uyandırıyorlar. Bir ara canavar düdüğü gibi acaip sesler çıkarıyorum.”
“Bedri beyi ben ancak celseler esnasında tanıdım. Münasebetlerimiz bu sınırlar içinde kaldı. Celseler bitince, ‘Allahaısmarladık efendim’ derdim. O da ‘Gülegüle kardeşim’ der ve bizi yolcu ederdi, o kadar.”
“Bizim öyle bir dostluğumuz yoktu. Sadece celseler dolayısıyla münasebetlerimiz oluyordu. Pek tabiidir ki birbirimizi severdik. Hürmet ederdim. Ama, bazen kızdığım da oluyordu. Onun idrakine ulaşamamış oluşum, onun bazı davranışları karşısında kızmaklığıma sebep olmaktaydı. Sonradan üzerinde düşündükçe, haklı olduğunu, kızmamın yersizliğini anlamışımdır. Celseler esnasında ters bilgiler verildiği zamanlarda da kızardı. Huzursuz olurdu. Medyumlara çatar, vazifelerini müdrik olmadan, medyumluğun gerektirdiği şekilde hareket etmediklerini söyler, tenkid ederdi.”