Budizmin temel amacı, nirvanaya ulaşmak değildir. Nirvanik kurtuluş, tekrar doğma hadisesinin dışına çıkabilen ve eşyaya ait bütün tesirlerden kurtulduktan sonra ulaşılabilen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir husustur. Ama bir Budist yaşarken, üzerinde uzun uzun düşündüğü tek bir hakikat vardır; o da ıstıraplar dünyasında ıstıraplardan kendisini kurtarmaktır.
Bunu bu şekilde ifade ettiğimiz zaman, zannedilmesin ki mutlu olmanın yolları araştırılmaktadır. Zira ıstıraptan kaçışın aksi yönü "mutluluk'tur. Burada kastedilen bu değüdir. Aslında insana ıstırap veren ve ömürler boyu sürmekte olan tutkunun, ihtirasın kökünü kazımanın yollarını aramaktadırlar. Çünki zaten "yaşamak" dediğimiz hadise, bir tutkudan ibarettir. Genellikle "hırs", "ihtiras" dendiği zaman, maddeye aşırı cazibe duyma, tamahkârlık, açgözlülük, doymazlık tarzında anlarız. Halbuki Buda'nın öğretilerinde, ihtiraslar, tutkular bu anlamda ifade edilmezler.
İhtiraslar, esas olarak, istek hâlinde bulunmak demektir. Akla gelen her şey... Yaşamayı istiyorsanız, bu da sizin istek hâlinde bulunan bir ihtirasınızdır. Yani tamamıyla isteksiz hâle getirilmek için yola çıkılmıştır. Buda, bunu büyük bir cehit ve bilgelikle kendisi temin etmiştir. Fakat biz burada onun hayatını inceleyerek bu işi nasıl başardığını incelemeyeceğiz. Daha çok kaynağı ve giderilmesi yollarına dair hakikatleri nakletmeye çalışacağız.
Buda, Benares'de ilk vaazını verdiği zaman "Ölümden kurtuluş çaresi bulundu." diye sözlerine başlamıştı. Dünyada ölmek, başka bir yerde doğmak demektir. Bir insanın ölmesi için doğması lâzım. Ölümden tamamen kurtulmak için de doğumdan tamamen kurtulmak lâzımdır. "Tekrar ve tekrar doğmamanın esaslarını ben size getirdim." demektedir. Buda tekrar doğmamak için hangi bilgiyi, hangi ruhsal yetenekleri, ruhsal tecrübeleri geçirmenin gerektiğini ve bunların prensiplerini ortaya koymaya çalışmıştır. Dolayısıyla tekrar doğmak söz konusu olmayınca, ölmek de söz konusu değildir. Ve böylece ölümü ortadan kaldırmış oluyor. Bilindiği gibi, Buda'ya aynı zamanda "Mutlu Kişi"de derlerdi. Benares'de verdiği meşhur ilk vaazından sonraki kısımları Ömer Hilmi Buda'nın Dinler Tarihinden aynen izleyelim:
Beş rahibe şöyle söylüyor:
"Ruhanî bir hayat sürenlerin kaçınmaları gereken iki aşırılık vardır. Bu iki aşırılık nedir? Biri nefsanî hazlara, haz ve zevklere düşkünlük hayatıdır. Bu, alçak, kaba, ruha zıt, boş bir hayattır. Diğeri de çile hayatı. Bu da aşırılıktır ve hazin, fena, boş bir hayattır. Ey Rahipler! Kâmil (olgun, mükemmel), bu aşırılıklardan sakınıp uzaklaşmış, bu iki aşırı yol arasındaki orta yolu (gözleri ve fikri açan yolu) sükûnete, bilgiye, yüksek ilhama (nirvanaya) götüren yolu bulmuştur. Ey Rahipler, Kâmil'in aşırılıklar ortasında bulduğu, gözleri ve fikri açan, sükûnete, bilgiye, nirvanaya götüren bu yol nedir?
Bu sekiz kollu yol şudur:
1 - Saf iman,
2 - Saf idare,
3 - Doğru konuşmak,
4 - Doğru hareket etmek,
5 - Doğru yaşamak,
6 - Doğru çalışmak,
7 - Doğru fikir,
8 - Doğru düşünmektir.
Ey Rahipler! Kâmil'in (kendisinden bahsederken bu kelimeyi daima kullanmıştır) bulduğu, gözleri ve zihni açan sükûnete, bilgiye, yüksek ilhama, nirvanaya götüren 8 yol işte budur.
Ey Rahipler, ıstıraba dair mukaddes hakikatler de bunlardır. Doğum ıstıraptır. İhtiyarlık ıstıraptır. Nefret edilenlerle beraber olmak ıstıraptır. Sevilenlerden ayrı olmak ıstıraptır. İstenilen şeyi elde edememek ıstıraptır. Yani bağlanmaktan doğan bu beş şey ıstıraptır." Burada "bağlanmak" sözü esastır. İnsan varlığının bağlanmış olduğu her şeyden ona dönüş bir ıstırap şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Yani ona bir acı, bir keder getirmektedir.
Buda'ya göre insanın maddî ve manevî varlığım meydana getiren beş unsur nedir? Beden - Duyular - Tasavvurlar - Temayüller - Bilgidir. Kurtuluşa varamayanlar, bu unsurlara sıkı sıkıya bağlı kalırlar. Yani bedene, duyularına, tasavvurlarına, tahayyüllerine ve bilgisine sıkı sıkıya bağlıdır. Ey Rahipler! Istırabın kaynağına doğru yüksek hakikat ise şudur: Bu kaynak yaşamak ihtirasıdır ki, zevk ve ihtirasla karışık olduğu hâlde, insanları doğumdan doğuma sürükler, zevke, hayata, değişikliğe, ihtiras gibi şeylerde şurada burada zevkini tatmin ederler. Istırabın yok edilmesine dair yüksek hakikat işte şudur: İsteğin, ihtirasın yokluğu, varlık isteğinin tamamıyla mahvedilmesi, arzuyu bırakma, ondan ayrılma, mahvetme, isteği terk etmektir.
Ey Rahipler! Istırabı ortadan kaldırmaya götüren yola dair yüksek hakikat şudur: Saf iman, saf irade, doğru konuşmak, doğru yaşamak, doğru çalışmak, doğru fikir, doğru düşünmektir."
Burada ezoterik olarak bir yorum yapmamız gerekirse bunlar, Naakaller vasıtasıyla MU'dan, Büyük Kültür'den yeni dünyaya aktarılan (Buda vasıtasıyla sağlam olarak aktarılmış) pek önemli bilgilerdir. Biz bunların bir yansımasını Mısır'da göreceğiz. Diğer yansımalarını da dinlerde göreceğiz. Bu, bize MU kültüründen intikal eden 8 büyük Hakikat Yolu'dur. Ayrıca her birinin sembolleri de vardır. Bütün dinlerin ahlaksal öğretileri buna dayanır. Saf imana dayanır. Halis iradeye dayanır. Doğru konuşmak, "yalan söylemeyiniz" diye geçer. Doğru konuşmak ve doğru yaşamak çok büyük yorumlara sebep olmuş ve olabilecek cümlelerdir. Bütün insan psikolojisinin, bütün ahlaksal yapının ve hatta bütün psişik yapının (ileride göreceğimiz gibi) esaslan hep buralardan çıkmıştır.
"Istıraba dair yüksek hakikat şudur: İşte Ey Rahipler, şimdiye kadar hiç kimsenin bilmediği bütün bu fikirler üzerine gözlerim ve fikrim açıldı. Bilgi, marifet ve sezişe nail oldum. Istıraba dair bu hakikat anlaşılmalıdır. Ben bu hakikatleri işte anlamış bulunuyorum." Bundan dolayı kendisine "Mesut" der.
Bir gün Mesut, Kosanbi'de Sinsapa Ormanında oturuyordu. Mesut, eline birkaç sinsapa yaprağı alarak talebelerine, "Talebeler, bu elimdeki Sinsapa yapraklarının mı yoksa etrafımdaki Sinsapa Ormanındaki bütün yaprakların mı daha çok olduğunu zannediyorsunuz?" dedi. Mesut'un eline aldığı birkaç yaprak şüphe yok ki, azdır. Etrafımızdaki Sinsapa Ormanındaki yapraklar ise bunlardan daha fazladır. "
İşte Ey Talebeler! Size bildirdiklerime nazaran, bildirmediklerim, sakladıklarım bu ormanda bulunan yapraklar gibi daha çoktur.
Ey Talebeler! Bunu size niçin bildirdim? Çünki talebeler, bunun size hiçbir faydası olmaz. Çünki bu sizi kutluluk yolunda ilerletmez. Çünki bu sizi dünyaya ait şeylerden uzaklaşmaya, isteği mahvetmeye, faniliğin önüne geçmeye, barışa, bilgiye, ilhama, nirvanaya götürmez. Bunları size bildirmediğimin sebebi işte budur.
Ey Talebeler! Size bildirdiğim şeyler nelerdir? Size bildirdiklerim, ıstırabın ne olduğu hakikatidir. Size bildirdiğim, ıstırabın kaynağı idi. Size bildirdiğim, ıstırabın yok edilmesiydi. Size bildirdiğim, ıstırabı yok etmeye götüren yoldu."
Dolayısıyla Budizm, burada görülüyor ki, kâinat sırlarını bütün derinliklerinde yoklayıp, bilmek ihtiyacında olan zihinlere bunları ifşa etmek isteyen bir felsefe olmak istemiyor.
"Ey Talebeler! Büyük denizin tuzlu bir tadı olduğu gibi, bu mezhep ve tarikatın da yalnız bir tadı, kurtuluş tadı vardır. Ey Talebeler! Varlıkların tenasühünün (Samsara dedikleri cesetten cesede geçmenin) kaynağı ezeliyete dayanır. Bunun içindir ki, cehalete dalmış, yaşamak hırsıyla zincirlenmiş varlıkların gelişigüzel cesetten cesede dolaşmaya başladıkları başlangıcı keşfetmek mümkün değildir.
Ey Talebeler! Bu uzun reenkarnasyonda gelişigüzel dolaşırken, sevdiklerinizden mahrum, nefret ettiklerinizle birleştiğiniz için ağlar ve inlerler, sizin ve bütün insanların döktükleri bütün gözyaşları mı, yoksa dört büyük ummanda bulunan suyun mu daha fazla olduğunu zannediyorsunuz? Bir annenin, bir babanın, bir kardeşin, bir hemşirenin, bir oğulun, bir kızın ölümü, anne ve babayı, mallarınızı kaybetmek; bütün bunları uzun asırlar zarfında duydunuz. (Bütün bunlar sizin başınızdan çeşitli reenkarnasyonlar içerisinde geçti. Istırabın bütün bu hâllerini sezdiniz, duydunuz, hissettiniz.)
Bu uzun asırlarda bu uzun felâketlere düşerken gözyaşlarını sizler de daha ziyade akıtmış iken, bu uzun seyahatte cesetten cesete dolaşıyor, sevdiklerinizden mahrum, nefret ettiklerinizle birleştiğiniz için ağlıyorsunuz. Dört büyük ummanda sizlerin döktüğünüz gözyaşları kadar su yoktur. Kızı Jiva'nın ölümünden dolayı ağlayıp "Jiva, Jiva" diye feryat eden bir anneye de Buda şunları söylemiştir: "Hepsi Jiva adını taşıyan 80.000 genç kız, burada, yakma yerinde yanmıştır. Bunlar arasında hangi Jiva için ağlıyorsun? Istırap, başlıca doğum, ihtiyarlık, ölüm şeklinde gözükmektedir. Ey Talebeler, şayet bu dünyada üç şey olmasaydı, kâmil, mukaddes, yüksek olan Buda zuhur etmeyecekti. Kâmilin ilân ettiği mezhep ve kaide bu dünyada parlamayacaktır. Bu üç şey nedir? Bunlar, doğum, ihtiyarlık ve ölümdür."
Yukarıda anlatılanların, bugünki realiteye uymadığı söylenebilir, fakat durum öyle değildir. Aslında bunlar tekâmülle çok alâkalı olan hususlardır. Burada bilhassa "ihtiras"ın açıklanması gerekecektir. Istırabın kaynağı ve onun yok edilmesi hakkında da Buda'nın ilk öğretilerini şu cümlelerde görüyoruz:
"Ey Rahipler, ıstırabın kaynağına dair yüksek hakikat budur. Bu kaynak yaşamak ihtirasıdır ki, zevk ve ihtirasla karışık olduğu hâlde, insanları doğumdan doğuma sürükler. İhtiras gibi şeylerde ve şurada burada zevkini tatmin eder. İşte Ey Rahipler, ıstırabı yok etmeye dair olan yüksek hakikat şudur: İhtirasın yokluğu/varlık ihtirasının tamamıyla mahvedilmesi, ihtirası bırakmak, istekten ayrılmak, mahvetmek, ihtirası ve isteği terk etmektir."
Görünüşte bu cümleler inşam âdeta miskinliğe, bir tür adamsendeciliğe, vurdumduymazlığa ve tamamıyla dünyasal gerçeklerin dışına sevk etmeye çalışıyormuş gibi ve 20. yüzyıla yakışmayacak bir anlam taşıyor gibidir. Oysa, mesele bu şekilde göründüğü gibi değildir. Bir defa 20. yy'ın gerçeklerini meydana getiren yine insan ihtirasıdır.
Dönmekte olan bugünkü çarkı kimin döndürmekte olduğunu da düşünmemiz gerekir. Kurduğumuz yarım yamalak uygarlığın ve yozlaşmış kültürün pek esaslı bir şey olduğunu iddia etmemiz biraz garip olur. Bugünkü uygarlığımız pek yüksek bir uygarlık değildir. Aksine insana ıstıraptan başka da bir şey temin etmiyor. Teknoloji bugün insanlığın başına, (her ne kadar bazı hususlarda iyiymiş gibi görünmesine rağmen) büyük bir belâdır. Çünki biz ihtiraslarımızı dizgine almış ve ihtirasların köküne inmiş değiliz. Gayet yüzeysel amaçlar insanların eline verilmiş, bunların elde edilmesi hususunda, insanlar şartlandırılmıştır. Bunların en basitlerinden ve en korkunçlarından biri de insanların mutluluk aramalarıdır. Hiçbir zaman elde edilmesine imkân olmayan ve gerçek insanın kesinlikle mutluluk aramak gibi bir amacı olmamasına rağmen, insanlara mutluluk gibi bir boş amacı önermektedirler. İnsan mutlu olamaz. Çünki mevcut olan her şey geçicidir.
Bozulmaya, değişmeye, parçalanmaya, yok olmaya mahkûmdur. Ve hiçbir şey kalıcı ve sürekli olmadığı için, mutluluk da getirmez. O hâlde burada, bize Buda'nın da ifade etmiş olduğu gibi, gerçekten bir şuur bütünlüğü elde edilmek isteniyorsa, bizlere mutluluk adına peşkeş çekilen her türlü ihtirastan ve bağdan kurtulmanın yollarını aramak gerekir. Çünki onların hepsi teker teker bağlayıcı, sürükleyicidir, yani ayağımıza bağlanmış taşlar gibidir. Bunu kaldırmanın imkânı var mı?
Muhakkak ki vardır. Ama bu uzun bir öğrenim, çok esaslı hakikatlerin kavranmasından sonra mümkündür. Esasında "ihtiraslar" diye ifade edilen hırslar, bizim anlayışımıza göre, tekâmül ihtiyacıdır. Her varlığın doğuşunun hakikî sebebi onun tekâmül ihtiyacıdır. "Mesut'un kâmil hâline geldiği gibi, her insanın da kâmil hâle gelebilmesi için tekâmül ihtiyaçlarım teinin etmesi, sağlaması, yerine getirmesi gerekir. Bu ihtiyaçları gidermesi lâzımdır. İşte bu ihtiyaçlar, esasında, bizim için (Buda'nın deyimiyle) ihtirasları oluşturuyor. O tutkular da bizim ıstırabımızın kaynağını ortaya çıkaracaktır. Bugünün anlayışıyla, bütün mutsuzluklarımız, tekâmül ihtiyacımızdan doğan tutkulardan meydana gelir.
Tekâmül ihtiyacını dünya realitesine göre sıfıra indiren bir kişi için, zaten doğmak söz konusu değildir. Dolayısıyla tekrar doğmayacağı için de, ıstırabın kaynağı kurumuştur. Artık o ıstırap çeken bir varlık değildir. O, artık nirvanik dediğimiz bir safhaya intikal eder. Hiç olmazsa onun o safhası dünyasal bir ıstırap değildir. "Dünyaya niçin doğuyoruz?" sorusu sık sık sorulur. Spirituel kültüre sahip kimseler bu soruyu birazcık cevaplayabilmektedir. İnsan sadece tekâmül ihtiyaçlarının karşılanması için doğar. Kendimizde mevcut olan ihtirasları (en başta yaşamak ve var olmak ihtirasını) gidermek, yok etmek, silmek, mahvetmek için doğarız. Sufî buna "Fena fillah" der.
Tanrı'da yok olmak konusu... Bu görüş sonunda giderek dejenere olmuştur. Halbuki aslında ne Budizmde ne Brahmanizmde bu fikirlerin hiç biri Tanrı ile ilişkili değildir. Tanrı'yı anlatmak gibi bir niyetleri yoktur. Doğrudan doğruya insan ele alınmıştır. Bizzat insan, insanla halledilmek istenir. Burada "yokluk'dan kasıt, belirli bir klasman içerisindeki ihtirasların, özellikle var olmak ihtirasının ortadan kaldırılışıdır. Buradaki "var olmak" da bedensel bir varlık hâlinde olmak demektir. Eşya ile müşterek bulunma ihtirasının ortadan kalkışıdır. Kendi varlığı, öz benliği, belki ebediyen devam eden hakikî varlık durumundadır.
Bu hırs nereden ileri geliyor? Varlığımızın esası bizzat hangi esasa dayanmaktadır? Bütün ıstiraplarıyla beraber tekrar doğum ve varlığımızın yenileşmesi, hangi kanun, hangi mekanizma sayesinde bu yaşamak hırsına bağlanıyor? Bu şekilde kaynağın "sebebiyet bağı" ortaya çıkmış bulunuyor. Kaynağın sebebiyet bağı şudur:
"Bilgisizlikten teşekküller [şekle girmeler, Sank-hâra ], teşekküllerden bilgi, bilgiden isim ve beden, isim ve bedenden altı duygu, altı duygudan temas, temastan duyular, duyulardan hırs, hırslardan bir şeye bağlanma (eşkoşma), bedenlenme, bedenlenmeden dolayı da varlık hâline geçme (Bagava), varlıktan doğum, doğumdan ihtiyarlık, keder, ıstırap, yeis... İşte bütün ıstırap dünyasının kaynağı budur. Fakat isteğin tamamen mahvedilmesiyle bilgisizlik giderilir ise, bu teşekküller ortadan kalkmış olur. Bu teşekküllerin giderilmesiyle, bilgi ortadan kalkmış olur. Bilginin giderilmesiyle isim ve beden, isim ve bedenin giderilmesiyle, altı duyu, altı duyunun giderilmesiyle temas, temasın giderilmesiyle duyular, duyuların giderilmesiyle tutkular, tutkuların giderilmesiyle bağlanma, bedenlenmenin giderilmesiyle varlık, varlığın giderilmesiyle doğum, doğumun giderilmesiyle ihtiyarlık ve ölüm, keder, ıstırap, mahsunluk, yeis ortadan kalkar. İşte ıstırabın bütün hâkimiyetinin ortadan kaldırılmasının yolu budur."
Sankhâra'lar, yeniden doğumların mukadderatını tayin eden tasavvurlarıdır. Bu bilgiler bu şekliyle bazılarına büyük bir şey ifade etmeyebilir. Bunlar asırlar boyunca yoruma uğramış çok değişik bilgilerdir.
Örneğin buradaki "bilgisizlik" nedir? Bilgisizlik, daha yukarıda da söylediğimiz dört yüksek hakikati bilmemektir. Onları bir daha gözden geçirelim: İhtirasın ıstırap kaynağı, ıstırabın da doğum, ihtiyarlık, ölüm gibi üç görünüşü bulunması. İşte Budizmin en esaslı dört hakikati bunlardır. Sebebiyet Bağı formülü ihtirasın gerçi oldukça belirsiz olan yaşamaya bağlılık vasıtasıyla doğum, ihtiyarlık, ölüm ıstırabım söylemekten başka bir anlamı da yoktur. Buradaki doğum, bildiğimiz doğmaktır ama doğuşu hazırlayan sebepler ölüm, ölümü hazırlayan sebepler ve ihtiyarlığın da çok değişik bir anlamı vardır. Burada üzerinde durulması gereken bir husus mevcuttur:
Bilgisizlikten teşekküller çıkar demiştik. "Bilgisizlik'in ne olduğunu biliyoruz. Ama teşekküllerden maksat nedir? Bir şeyin şekillenmesi ve şekillenmiş olanlar. Şekillenmeler şahsın maddî, manevî varlığında meydana gelmektedir. Çok defa bir sonuç meydana getiren maddesel veya zihinsel mekanizmanın temayülleri, yetenekler, niyetler, hazırlıkları gibi anlamlar taşımaktadır. Bizim anladığımız teşekküller derin şuuraltına yerleştirilmiş imajlardır. Her varlığın tekâmülüne başladığı zamandan beri derin şuuraltına getirmekte olduğu birtakım imajlar vardır. Köklü, derin şekiller. Bunlar şahsın maddî manevî varlığında meydana gelmektedir ve birtakım derin imajlardır. Kişisel akaşasına (kayıt sistemine) işlenen birtakım maketler, semboller, kayıtlar vardır. Bütün insanlarda, bütün varlıklarda bu mevcuttur.
İşte bu teşekküller ile bilgisizlik arasındaki ince nokta şimdi burada karşımıza çıkacaktır. Derin şuuraltımıza yerleştirmiş olduğumuz bu imajlar devamlı olarak bizi manevî bir karşılık metoduyla karşı karşıya getirirler. Biz buna KARMA diyoruz. Teşekküllerin şahsın maddî ve manevî varlığında meydana geldiklerim söylemiştik. Bir imaj olarak bizim kendi psişemizde mevcuttur. Ayrıca, bedenimizin genetik aslında mevcuttur. Genlerimizde birtakım teşekküller vardır. Bir de derin şuuraltımızda birtakım teşekküller vardır. Biz insanlar teşekküllenmeler (imajlar) bakımından genlerimize atalardan gelen birtakım tortular bırakmışız. Bir de derin imajlar hâlinde derin şuuraltımızda bazı tortular bırakmışız. Maddî ve manevîden maksat budur. Bugünkü varlığımız, önceki varlığımızın karmasından çıkmıştır. Bu bir tür manevî karşılık demektir. Yani bugünkü varlığımız, önceki varlığımızın manevî bir karşılığı olarak önümüzdedir. Bu şekilde kişisel sorumluluk daima ortada bulunmaktadır.
Kader konusu çok başka türlü anlatılmaktadır. Bugünkü hâlimize neden, bundan önceki hâlimizdir.
Bugünkü varlığımıza neden, bundan önceki varlığımızdır. Manevî karşılık = KARMA. Bu konuda, Buda şöyle söylemekte: "Bu ne sizin bedeniniz, ne de başkalarının bedenidir. Burada bir teşekkülde beden sahibi olmuş, eski işleri tanımak daha iyidir." Burada "beden" kelimesiyle, şu andaki bizler kastedilmektedir. Bu bedenin nasıl teşekkül ettiğini anlatmak istemektedir. Bu vücut buluşta beden sahibi olmuş, eski işleri tanımak gerekir. Tamamıyla şu andaki hâlimiz bundan önceki işlerimize bağlıdır. Bedenlerimizin her türlü haliyle. Bütün psişik varlığımızla...
Tamamen eskiden getirdiklerimizdir, bizi burada şekillendiren. Buda başka bir yerde de şunları söylemektedir: "Ey Talebeler! Mezhebi ve feragati, hikmeti bilen bir rahip, kendi kendisine böyle düşünmüş olabilir: Ölüm hâlinde bedenimin yok olduğunda, kuvvetli bir hanedan ailesinde tekrar doğmanın bana nasip olmasını dileyebilir miyim?" Bunları düşünüyor. Bu fikirler üzerinde duruyor. Beslediği bu fikirlerdir. Şuuraltında ve şuurüstünde devamlı olarak bu imajları, bu meydana gelişleri şekillendirip, büyütüyor. Bunlara şekil veriyor ve formpanseler (düşünce şekilleri) oluşturuyor. Bu suretle beslediği ve teşvik ettiği bu sansaralar (tahayyüller) ve bu eğilimler onu şu veya bu varlıkla tekrar doğmaya götürür. Ey Talebeler! Böyle bir varlıkla doğmaya götüren yol işte böyledir. Bu bakımdan hiçbir kimseye kabahat bulmamalıdır. Hayatımız tamamen kendi zihnimizin bir teşekkülüdür. Kendimizin şekillendirmesidir.
Kendi kendisine, varlığa bağlanmayı yok etmekle, bu hayattan itibaren düşünce ve faaliyette bağlılıktan serbest kurtuluşu tanıyacak, onu karşı karşıya görebilecek, onda kendine bir yer bulabilecek mi? Diye düşünen bir kimsedir ki, varlığa bağlılığını yok etmekle bu hayattan itibaren düşünecek ve bu surette bağlılıktan serbest kurtuluşu tanıyacak, bunda kendisine bir yer bulabilecektir. Ey Talebeler, bu rahip artık bu dünyada tekrar doğmayacaktır. Böylece gerçekten hakim olanlar (bilgeler) ne dünyada ne de Allah'da saadet ararlar. Yalnız iç şekillerini her oluşumdan kurtaracak, ayıracak şekilde yaparlar. Beyninin içerisindeki şekillere birtakım değişiklikler gelir.
Bunları o şekilde tertipler içerisine sokar ki, ona bunlar ıstırap temin etmeyecektir. Aksine. Bilgisizler için alevin sönmesine imkân vermeyen yakacak gibi derunî teşekküllerini yalnız belirli hedeflere döndürmüş olduklarından, öldükleri zaman, bu belirtiler onları kendi kendiliğinden hayata bağlar. Yeniden bir isim ve beden giyen ruh, yeni bir varlıkta doğar ve ihtiyarlık, ıstırap ve ölümün ebedî olarak dönen çarkına kendisini kaptırır. Bu satırlar bize Kur'an'da "Cehennem kütüğü ve alevi sönmeyen ateşler" tabirini hatırlatmaktadır. Genel anlayışa göre, bazı kişiler vardır ve cehennemliktir ve ebediyen sönmeyen ateşi bunlar temin ederler. Ebediyen orada yanıcıdırlar.
Halbuki binlerce yıl önce, Buda'nın yukarıdaki sözlerinden bakınız ne anlaşılmaktadır: Bilgisizler için alevin sönmesine imkân vermeyen yakacak gibi... İnsanın kendi derunî iç âleminde şekillendirdiği birtakım şeyleri yalnız belirli hedeflere döndürmüş olduklarından (sert katı belirli ihtirasları zihninde teşekkül ettirdiği için) öldükleri zaman bu emeller onları kendi kendiliğinden hayata bağlar. Bunlar hâlâ o ihtiraslar içerisinde yanar kıvranırlar. Cehennem azabı ve işte alevi sönmeyen kütük. Sürekli o ateş içerisindedir. Yoğunlaştırdığı o ihtirasının, o tatmin edemediği arzusunun içerisinde kıvranır, yanar durur. Onlar ebediyen cehennemdedirler. Kur'an'daki ebedî yanıştan maksat budur. Ama rahmet daima olduğuna göre bu ikisi çelişki olmuyor mu? Her zaman affedilmek imkânı olan rahmet var olduğuna göre niçin ebediyen cehennemde yanmak olsun? O zaman, o cehennemde yanış, bizim anladığımız anlamda olmamaktadır. Ta ki, kendisinin bizzat şekillendirdiği bu adî ihtiraslardan çıkıncaya kadar. Çıktıktan sonra ıstırap bitmiş demektir. Azap verici kaynak ortadan kalkınca cennet durumu ortaya çıkar. Bu şekilde eski bir metinle yeni bir metnin bağlantısını kurmaya çalışmış oluyoruz.
Buda en sevdiği talebelerinden Ananda ile şöyle bir görüşme yapmıştır: "Ey Ananda, şayet bilgi anne rahmine düşmeseydi, isim ve beden anne rahminde teşekkül ederler miydi? Etmezlerdi. Hayır. Şayet bilgi anne rahmine düştükten sonra, bu yeri bırakmış olsaydı, bu hayatta isim ve beden doğacak mıydı? Hayır. Şayet bilgi, erkek ve kızlar henüz çocuk bulundukları sırada tekrar kaybolsaydı, isim ve beden tekrar büyür, inkişaf eder, gelişir miydi? Hayır."
Bu bilgi konusunda başka bir pasajda şunlar verilmektedir: "Şu hâlde yeni bir varlığın köprülerini attığı temeller gibi sayılan bu bilgi melekesi nedir? İnsan vücudunun maddesel unsurlardan meydana gelmesi gibi, bilgisinin de ruhsal bir unsurdan ibaret olduğu kabul edilmiştir." Buradan bilginin ruhî bir unsur olduğu ortaya çıkmaktadır.
Buda aynı zamanda talebelerine altı unsurun olduğunu söylemektedir. Toprak, su, ateş, hava, esir ve bilgi. Bu, bizim için oldukça önemli. Çünki çalışmalarımız sırasında edindiğimiz bilgilerde, ruhun, aktif tekâmüle geçmeden önce, pasif bir tekâmül devresi içerisinde üç bilgi ile birarada bulunduğu söylenir: İhtirastan önce, yani tekâmül etme ihtiyacını duymadan önce, geçmişte, varlığın gelişimini tetkik etmekle başlayan (pasif tekâmülde olur bu) bu meşum ihtirası ister istemez doğuracak olan unsurlar (cevhere zerk edilmiş), bağlanmış olan üç bilgidir: İster istemez bir tekâmül ihtiyacı içerisinde kalır varlık. Bu, hakikî, ulu en yüksek bir hareket gücüdür. Unsurların nasıl olup da daha kaynağında mevcut olduklarını buradan anlamaktayız.