Toplam 1 sonuçtan 1 ile 1 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Agarta Efsanesinin Kaynağı

  1. #1
    Agarta Efsanesinin Kaynağı nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.235
    Konular
    2856

    Agarta Efsanesinin Kaynağı


    1895'te İstanbul'da Rufailer'le tanışan Helena Blavatski 'Peçesiz İsis' kitabında bahsediyor Agarta'dan: Kurtulan 200 Mu rahibi tüm dünyaya dağıldı. Bazıları hala, Tibet'te bir yer altı şehrinde yaşıyor. Beni o şehre götürdüler
    Şu meşhur 'Agarta' konusuna girelim mi? Hani seni Ergenekon zanlısı durumuna sokan meşhur efsane. Dünyada Agarta diye bilinen olay, özellikle Ergenekon operasyonundan sonra Türkiye'de gündeme geldi. Bir gazete (Taraf) beni Ergenekon'un kurucusu ilan etmişti. Mikdat Alpay diye bir MİT müsteşar yardımcısı vardı. 'Esas Ergenekon kurucusu bunlar' diye benim de olduğum bazı kişileri rapor etmiş.

    Sonra ne oldu? Hiç canım ne olacak. Saçma sapan bir iddiaydı zaten.

    Agarta tam olarak nedir peki, Ergenekon'a nasıl bağlamışlar? 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşayan Helena Blavatski isimli bir Rus kadın var... Bir sirk cambazı ve çok da güzel. 1895'de bir sirkle İstanbul'a geliyor. Bazı Türklere tanışıyor. Rufai tarikatından. Üsküdar'da ve Kasımpaşa'da esoterik bilgiler veriyorlar kadına. Bunları öğrenip, daha sonra Hindistan ve Tibet'e gidiyor kadın. İlk hippy yani. Tibet'te, Tantra ve Tantrik öğretileriyle tanışıyor.

    Bizimkilerden aldığı ne tür bilgiler? Mesela kabala, gemetria, bizim ebced hesapları filan... Ardından, merkezi New-York'ta olan çok büyük bir akımı başlatıyor: Teosofi akımı. Yani felsefe ile teolojinin bir arada olması. Ama bu dinlere karşı, aykırı bir akım. Kadın ciltlerle kitap yazıyor. 'İsis Unveiled' (Peçesiz İsis) mesela. İsis tanrıça. Bütün olay bu kitapla başlıyor. İşte bu kitapta 'Agarta diye bir yer var' diyor. Kelime de oradan çıkıyor.

    Hikayeye göre; bilinen bütün uygarlıklardan çok evvel, 15 bin yıl önce Mu ve Atlantis medeniyetleri var ve bunlar aralarındaki savaşta ölüyor. Mu'nun 200 rahibi kendilerini kurtarıp, dünyanın bazı bölgelerine dağılıyorlar. Mezopotamya, Anadolu, Harran Bölgesi, Mısır ve Yunanistan'a.
    Medeniyeti yeniden kurmaya gelmişler bir anlamda. "Bu rahipler hala Tibet'te bir yer altı şehrinde yaşıyorlar, beni o şehre götürdüler' diyor kitapta.

    Senin mutlaka bir yorumun vardır. Ne diyeceğim! Bunlar kadının iddiaları. 'Ben o kişilerle tanıştım, onlar Şamandı' diyor. Tabii burada şamanizmi de anlatmak gerekiyor. Şamanizm şarlatanlık filan değil. Çok önemli bir olay. Latin Amerika'nın, eski dünyada bilinmediği dönemlerde var olan şaman toplulukları bugün hala yaşıyorlar. Mesela biz o dönemlerden sadece Aztek'leri, Maya'ları, İnka'ları biliyoruz.
    Ama bunların gerisinde Mitsek diye bir grup var ki ben onlarla tanıştım.

    Nerede yaşıyorlar? Meksika'da ve UNESCO'nun koruması altındalar.
    Bunlar Aztek ve İnka'ların ilk hali. Bu insanlar Meksika'nın Vahaka diye bir bölümüne yerleşmişler ve orada bir dağları var. O dağ, 'ölüler dağı' diye geçiyor. İşte şamanlar bunlar. Şu anda oradalar. Şamanlığın bir özelliği var. Konuştuk ya, dünyanın etrafında dönen radyo dalgalarını...

    Konuştuk ama örnek vermedik! Araştırmacılar şununla karşılaşmış; Dünyanın bazı yerlerinde insanların düşünce sistemleri çok yavaş çalışıyor. Veya ağız yapıları, diş, damak, çene yani insanın ses aygıtları birbiriyle uyumlu değil. Bazı kimseler kaç nesil geçerse geçsin belirli harf ve sesleri çıkartamaz.
    Dolayısıyla çok basit seslerle kendilerini ifade edebilir. İletişim, sese yüklediğin anlamlarla olur. Bu nedenle doğru dürüst iletişim kuramıyorlar.

    Şamanlarla ne ilgisi var? Şamanların bir özelliği var, ellerine bir tane tef alıyorlar. Şaman belli bir transa geçiyor ve kendini gökyüzüne yansıtıyor. Tefe bir kere vuruyor ve dünya etrafındaki radyo dalgalarıyla kendisinin o anda bütünleştiğine inanıyor.
    Şamanların gökyüzündeki dalgalarla, radyo dalgaları ile bütünleşebilme yeteneği, on üzerinden sekiz buçuğa kadar çıkıyor. Zihinsel kapasitesi de o kadar açılıyor ve genişleyebiliyor.

    Vay be, bizim radyoyu çalıştıran dalgalar bak ne işler yapıyormuş? Bizim radyo dalgaları ile karıştırma.
    Uzaydaki radyo dalgaları sözünü ettiğim. Radyo kelimesi de oradan geliyor zaten. Bir örnekle anlatacağım aklın duracak.
    Şimdi NASA filan uzayı dinliyor ya... Oradan gelen frekansları, dalgaları kaydediyorlar. Kaydedilen normal frekanslar arasında 1995'te inanılmaz bir olay oluyor. Uzaydan aldıkları bir sinyalde, Hitler'in 1939'da yaptığı bir konuşmayı kaydediyor cihazlar. Bu titreşimler uzayın bir köşesinde kalmış. Uzayda hiçbir şey yok olmuyor ya. Onu kaydediyorlar tesadüfen. Şaman işte bu dalgalarla, bu sinyallerle bütünleşebiliyor.

    Başka hangi toplumlarda var bu algılama yüksekliği? Türklerde ne düzeyde diye sormaya dilim varmıyor? Biraz geriye gidersek, Afrika kıtasındakiler çok yavaş fikir üretebiliyor, yani zihinsel gelişim düşük. Anadolu en yüksek dereceye çıkabiliyor. Yakutistan var mesela Rusya'nın sınırlarındaki Kafkasya'da. Onlar çok yüksek zihinsel gelişim gösteriyorlar. Hindistan'da yüksek. Japonya'da çok düşük. Avrupa'da ise bütünleşebilme şansı çok az.

    Agarta'ya dönersek! Kısaca orası Helena Blavatski'nin var olduğunu iddia ettiği ve Mu şamanlarının yönettiği bir hayali toplum.

    Salaklığıma ver, bütün bu iş bizim Ergenekon'a kadar nasıl ulaşıyor? Estağfurullah. İşte gizli ve derin devlet deniyor ya, Agartha'ya kadar uzandığı iddia ediliyor.

    Ergenekon'da adının geçmesinin nedeni bunları araştırdığın için mi? Olabilir. İlk Ergenekon tutuklaması yapıldığında Sevgi Erenerol, Türk Ortodoks Kilisesi'nin halkla ilişkiler sorumlusuydu.
    Onun notları arasında, ona anlattığım şimdi de sana anlatmakta olduğum Agartha, Blavatski ve bazı şeyleri buluyorlar. Sonra bana sordular. Ben de dedim ki böyle işlerle uğraşmayın, öyle bir şey yok. Ama ilk tutuklamalar başladığı zaman, bunlar 'üç bin yıllık bir örgüt' filan diye her şeyi bir birbirine karıştırmışlar.
    İttihat Terakki'ye kadar geldiler ve bıraktılar işi. 'Agartha'nın bunlarla ilgisi yok rezil etmeyin kendinizi' diye anlattım ama iş işten geçmişti.

    Mesela Hitler'in de oktült, yani gizli bilimlere tutkusu olduğu biliniyor. O da Agarta'yı araştırmış.
    Bütün bu işlerin Atatürk'e kadar uzanan bir öyküsü var yanılmıyorsam.
    Mu medeniyetiyle Atatürk de ilgilenmiş. Hitler, Mu medeniyetine meraklı.
    Agartha var mı yok mu, efsane mi diye Tibet'e adamlarını yolluyor. Hitler'inki bambaşka bir tutku. 1945 yılının 1 Mayıs günü Ruslar ve Amerikalılar Berlin'e girince, bir kışlada Nazi üniforması giydirilmiş bin adet Budist rahibin cesedini buluyorlar. Hepsi enselerinden vurulmuş. Hitler'in Tibet felsefesine, Budizm'e ve Mu'ya müthiş düşkünlüğü biliniyor.

    Neden bu kadar ciddiye alınıyor? İnanılan şu; Dünyanın bu yok oluşundan sonra kurtulan pek az insan bazı bölgelere yerleşiyorlar ve yeni bir medeniyet için kolları sıvıyorlar. Bunlardan birinin Sümerler olduğu söylenir. İnsanlığın tarihini ister 2 milyon yıl, ister 2 milyar yıl kabul edelim, Sümerler'de olduğu kadar gelişme kaydedilmemiş!
    Sümerler'e gelince büyük sıçrama oluyor ve son 8 bin senede medeniyet aniden ilerlemeye başlıyor. Sümerler'e kadar insanlar buğdayı bilmiyor. Bu dünyada üretilen bir madde değil. Ama birden bire bunlarda buğday ekimi oluyor.
    Buğdayla aldığı karbonhidrat insanda zekayı geliştiriyor. Düşün, yüz binlerce yıl medeniyet adına hiçbir şey yok 8 bin senede Mars'a gidiyorsun...

    Atatürk'ün bu işe merak sarması nasıl oluyor? 1930'lardan itibaren çok yaygın bir görüş bu aslında...
    Örneğin, 19 Mayıs'larda stadyumlarda yaptırılan İsveç jimnastiğinin, Mu'ların güneşe tapınma şekli olduğu iddia edilir.
    Atatürk de bir ara 'Türklerin ataları Mu'lar mı?' diye araştırma istiyor. O dönemde Almanya kendini dünyanın hakimi görüyor.
    Medeniyetin kendileriyle başladığını ispata çalışıyor. Mu soyundan geldiklerini yani...

    Tahsin Paşa'yı devreye sokunca... Tahsin Paşa'ya Mayatepek soyadını veriyor ve mayaları araştırmak için Meksika'ya gönderiyor. Ben Meksika'ya gittiğimde, Büyükelçi Nüzhet Kandemir ve eşi, 400'den fazla maya dilinde Türkçe kökenli kelime tespit etmişlerdi.

    Peki çalışmanın belgeleri nerede? Bir dönem Anıtkabir'de duruyordu.
    Şimdi kaldırmışlar.

    Sonraları cılkı çıkmıştı. Kızılderililer'in de Türk olduğu iddiasını hatırla. Değiller miymiş?


    ATATÜRK VE KAYIP MEDENİYET
    1932'de emekli General Tahsin Bey, Atatürk'e maya dili ile Türkçe arasındaki benzerliklerden bahsetti. Oysa, Mayalar Meksika'da yaşamıştı. Atatürk ilgilendi. Tahsin Bey'i Meksika'ya elçi atadı. İki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi.
    Tahsin bey, Meksika'da Arkeolog William Niven'ın bulduğu tabletlerde, benzerlikleri araştıracaktı. Ama tabletler onu şaşkına çevirdi.
    Çünkü MÖ 200.000 ile 70.000 arasında Pasifik'te bir kıta anlatılıyordu. Adı MU idi. Yüksek bir uygarlığa ulaştıktan sonra yok olduğu yazılıyordu. İngiliz Albay James Churcward da, Hindistan'dan kayıp Mu ile ilgili tabletler gönderdi. Tahsin Bey, bulduklarını düzenli olarak Atatürk'e rapor ediyordu.
    Gazi; Churcward'in Mu kitaplarını Türkçe'ye çevirtti. Basılmadı, daktilo edilerek Ata'ya iletildi. Atatürk, önce dil bağlantısını incelemiş sonra Mu sembollerini Latin alfabesiyle karşılaştırmıştı. Daha ilginç olan Mu'nun demokrasi ile yönetildiğini ve güneş enerjisinin aydınlatmada kullanıldığını anlatan satırların altını çizip kendi notlarını da yazmıştı.
    Bugün bu kitaplardan, kayıp Mu Kıtası ve Mu'nun Çocukları, Anıtkabir kitaplığında 1301, 1302 no ile kayıtlı.
    Çeviri metinleri ise kitaplıkta 4 dosya halinde bulunur. Gazi'nin Mu ile ilgili çıkardığı sonuçları ne yazık ki tam olarak bilemiyoruz.
    Arda Uskan'ın Aytunç Altındal ile yaptığı röportaj 4.10.2010 tarihli takvim gazetesinde yayınlanmıştır.

    güneş dil teorisiyle ilgili yazışmaları bu linkten inceleyebilirsiniz
    TDK K