Toplam 4 sonuçtan 1 ile 4 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: 2012 ve İnsanlığın Kaderi: Dünyanın sonu mu yoksa bilinç devrimi mi?

  1. #1
    2012 ve İnsanlığın Kaderi: Dünyanın sonu mu yoksa bilinç devrimi mi? nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.323
    Konular
    2872

    2012 ve İnsanlığın Kaderi: Dünyanın sonu mu yoksa bilinç devrimi mi?


    2012 ve İnsanlığın Kaderi:
    Dünyanın sonu mu yoksa bilinç devrimi mi?
    Stanislav Grof, M.D.
    Çeviren: Nurhan Gevrek
    Jose Arguelles’ in “Maya Faktörü: Teknolojinin Ötesindeki Yol” kitabının basımı, M.Ö.11 Ağustos 3114’te başlayıp M.S. 21 Aralık 2012’de sona eren Maya Takvimi ile ilgili eski kehanete geniş kitlelerin dikkatini çekmiş ve sonrasında bu olay pek çok makale, kitap, konferans ve “2012” adlı bir filme de konu olmuştur.
    Büyük Devrenin sonuna dair benzer kehanetlere, Hopiler, Navajolar, Çerokiler, Apaçiler, Iroquois Konfederasyonu, eski Mısırlılar, Kabalistler, Esseniler, Peru’nun Quero yaşlıları, Dogon Kabilesi ve Avusturalya Aborijinleri gibi pek çok kültürel ve dini grupta da rastlanabilmektedir.

    Birkaç istisna dışında, kozmik devrenin sonuyla; beşinci dünyayla ilgili Maya kehaneti muhafazakar hristiyanların yorumladığı (ya da yanlış yorumladığı) apokalips terimine benzer şekilde insanlığın ve maddi dünyanın fiziksel olarak yıkımı (destruction) şeklinde algılanmıştır. Öyle ki, milyonlarca Amerikalı Hristiyan bu küresel yıkım sırasında kendilerinden geçeceklerine ve İsa ile bir olacaklarına inanmaktadırlar. Bu şekilde düşünen insanlar apokalips (Yünanca Apokalypsis) teriminin orijinal ve gerçek anlamının “yıkım” değil, “örtüyü açmak”, “açığa çıkarmak” olduğu gerçeğinin farkında değillerdir. Bu durum insanlığın büyük bir çoğunluğundan gizli tutulan bazı sırların belirli seçkin kişilere açıklanmış olması ile ilgilidir. Bu sözcüğün yanlış yorumlanmasına muhtemelen, “devrin sonunda açığa çıkış” anlamına gelen “apokalypsis eschaton” ifadesi neden olmuştur.

    Bu makalenin amacı, söz konusu maya kehanetine radikal bir şekilde farklı ve daha iyimser bir yorum getirmektir. Yani şu an tanık olduğumuz dizginlenemez bir şiddet, doyumsuz bir açgözlülük, değerlerin egoistçe hiyerarşisi, bozulan kurum ve kuruluşlar, dinler arasında uzlaşmanın mümkün olmadığı, savaşların egemen olduğu bir dünyanın sona erişi. Bu maya kehaneti maddi dünyanın fiziksel yıkımını ön görmek yerine, ölüme, tekrardoğuşa ve insanlığın büyük içsel dönüşümüne atıfta bulunmuş olabilir. Bu fikri incelemek için iki önemli soruyu yanıtlamak zorundayız. Birincisi, eski Mayalar nasıl olup da binlerce yıl önce, 21. yüzyılda insanlığın içinde bulunacağı durumu tahmin edebilmişlerdi? Ve ikincisi, modern toplumun, özellikle de endüstriyel uygarlığın büyük bir psikospiritüel dönüşümün eşiğinde olduğuna dair belirtiler görülmekte midir?
    2012 kış gündönümü ile ilgili Maya kehaneti önemli bir astronomik boyuta sahiptir. 2000 yıl önce eski Mayalar çok derin bir galaktik kozmoloji formüle etmişlerdi. Gökyüzünün mükemmel gözlemcileri olarak Mayalar, kış gündönümü durumunda güneşin yavaş bir şekilde galaktik yörünge ile aynı hizaya doğru kaymakta olduğunu farkettiler.

    Bu hareket “presesyon” diye adlandırılan; dünyanın yörünge ekseninin yalpalanmasından kaynaklanmaktadır. Mayalar kozmik oranlardaki büyük değişimlerin solar/galaktik hizalanmalar esnasında olduğu sonucuna varmışlardır. Bu durum ekinoksun 12 zodyak burcunun tümünü dolaşması için gereken süre olan 25.920 yılda bir gerçekleşmektedir. C. G. Jung “Aion” adlı kitabında ve diğer makalelerinde ilkbahar ekinoksu noktasının yıldızlar zodyağında bir takım yıldızı geçme süresi (yaklaşık 2160 yıl) için “Platonik Ay” terimini; tüm zodyak döngüsünü tamamlama süresi için ise “Platonik Yıl” terimini kullanmıştır.

    Klasik öncesi Maya kültürünün İzapa Medeniyeti olarak adlandırılan astronomları 13 baktundan oluşan maya takvimini kozmik hizalanmanın maksimuma çıkacağı zaman olan M.S. 2012 Aralık ayını hedef alacak biçimde oluşturmuşlardır. Eski Mayaların kültürel mirası, oyma gliflerin içinde yer alan taş anıtları ve bu kutlu hizalanma olayına ilişkin kehanet ile ilgili resimleri içermektedir.
    Son elli yıldır benim ilgi alanım olağandışı bilinç hallerinin araştırılması ya da daha spesifik şekilde ifade etmek gerekirse, bu hallerin önemli bir alt kategorisi olarak “holotropik” terimi ile adlandırdığım hallerdir. Bu bileşik kelime, harfi harfine “bütünlüğe doğru yönelmiş olmak” ya da “bütünlük yönünde ilerlemek” (Yunanca holos bütün, trepein ise bir şeye doğru ya da onun yönünde hareket etmek demektir.) anlamına gelmektedir. Bu haller çömez şamanların ilk inisiyasyon törenlerinde deneyimledikleri ve daha sonra da kendi danışanlarına uyguladıkları hallerdir. Kadim ve Yerli kültürler bu halleri geçiş ayinlerinde ve şifa törenlerinde kullanmışlardır. Çağlar boyu mistikler ve inisiyeler tarafından da ölüm ve tekrardoğuş hakkındaki kadim gizemlerde tarif edilmişlerdir. Dünyanın büyük dinleri Hinduizm, Budizm, Taoizm, İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlıkta da bu halleri meydana getiren çeşitli yöntemlere yer verilmiştir.

    Daha az belirgin olup biraz daha fazla açıklamayı gerekli kılan konu, holotropik hallerden elde edilen deneyimlerin ve gözlemlerin maya kehaneti sorununa neden ve nasıl yeni bir ışık tutabileceği konusudur. Bu konudaki anahtar görüşe göre güçlü bilinç genişletici prosedürler (kutsal teknolojiler) maya kültüründe bütüncül ve asli bir rol oynamıştır. Mayaların taş anıtlarında, heykellerinde ve seramiklerinde, Meksika peyote kaktüslerini (Lophophora williamsii), sihirli mantarları (meksika psilosibi ya da kızılderililerce Xibalba okoks veya teonanakat olarak bilinen seorulesenler) ve Toad Bufo Marinus’un cilt salgılarını kullandıklarına ait pek çok resimli kanıta sahibiz. Ayrıca İspanyollar öncesi dönemde Orta Amerika’da kullanılan diğer bitkiler yerliler tarafından ololiukui olarak bilinen sabah ışığı tohumları (Ipomoea violacea), kahinin adaçayı olarak da bilinen Salvia Divinatorum, yabani tütün (Nicotiana rustica) ve balştır. (Lonchocarpus longistylus ağacı ve baldan yapılan damıtılmış bir içecek).

    Özellikle Mayaların kullandığı güçlü bir zihin değiştirici yöntem çakmak taşı, obsidyen ya da sivri kemiklerle dili, kulak memelerini ve üreme organlarını yaralayarak büyük miktarda kan akıtma tekniğidir. Kan akıtma ritüeli biyolojik ölümden önce normalde erişilmesi mümkün olmayan deneysel bir alanın açılmasını sağlamıştır. Mayalar yılan sembolünü kan kaybı ve şok ile yaşanan deneyimler için kullanmışlardır. Bu sembol insanların gündelik dünyası ile doğaüstü alemlere ait vizyonlarda görülmesi beklenen tanrıların ve kutsal atalarının dünyası arasındaki bağlantıyı temsil etmektedir. Sivri kemikler çok büyük bir güce sahip olan kutsal bir obje olarak görülmekte ve Delici Tanrı formunda kişileştirilmekteydiler


    Bu “kutsal teknolojilerin” Maya kültüründe sahip olduğu olağanüstü önemden yola çıkarak onların etkisi ile görülebilmiş vizyonların, 2012 hakkındaki kehanete ilham kaynağı olduğu ve onun ortaya konmasında önemli rol oynadığını söylemek oldukça makul olacaktır. Bu kehanete modern bilinç araştırmalarının buluşları doğrultusunda bakmak son derece uygundur.

    Holotropik bilinç hallerinde, gündelik imgeleme sınırlarımızın çok ötesinde bir büyüklüğe sahip kozmik zeka tarafından tasarlanmış olan evrenin master planı ile ilgili çok derin bilgiler elde edilmesi mümkündür. Psikedelik halleri deneyimleyen bireyler; ben de dahil; çoğunlukla Kozmos’un yaratıcı dinamikleri ile ilgili çok derin ve aydınlatıcı içgörüler elde ettiklerini ifade etmişlerdir. Daha spesifik olarak ifade etmek gerekirse, psikedeliklerin öncülerinden olan Terrence McKenna, John Major Jenkins’ in “Maya Kozmogenetiği 2012” adlı kitabına yazdığı önsözde mantar seanslarında 2012 ile ilgili içgörüler elde ettiğini belirtmiştir.

    Bu şekilde aydınlatıcı kozmik vizyonlar edinen bireyler, maddi dünyada olan şeylerin gündelik bilincimizle ulaşılamayan bir gerçeklik boyutunda var olan arşetipik ilkeler, varlıklar ve olaylar tarafından biçimlendirildiğini ve onlar tarafından bilgilendirildiğini anlamışlardır. Aynı zamanda arşetipik dünyanın dinamiklerinin gezegenlerin hareketleri, açısal ilişkileri ve yıldızlara göre konumları ile sistematik korelasyon içinde olduğunu da anlamışlardır. Bu astrolojiye, onun kaynağına ve büyük önemine ilişkin olarak da tamamen yeni bir anlayışın doğmasına yol açmıştır. Astrolojinin kaynağının, gök cisimleri ve dünyadaki olaylar arasındaki ilişkiler hakkındaki bireysel gözlemlerin birikimi değil, kozmosun çalışmasına yönelik küresel kapsayıcı vizyonlar olduğu açık bir hale gelmiştir. Richard Tarnas, 30 yıldan uzun süredir arşetipik dünya, göksel dinamikler ve psikolojik ve tarihi süreçler arasındaki bağlantılarla ilgili etkileyici ve inandırıcı kanıtlar elde etmiş ve bunları, paradigmaları yıkan kitabı “Kozmos ve Psişe”de (Cosmos and Psyche) sunmuştur. Rick’in astrolojik araştırmaları öncelikli olarak gezegenlerin hareketleri arasındaki ilişkilere yoğunlaşmaktadır, ancak aynı zamanda sabit yıldızlara büyük önem veren astrolojik sistemler de vardır. Holotropik hallerde yaşanan deneyimler de aynı şekilde açıklayıcı anlayışlar sağlayabilir.

    Holotropik hallerde yaşanan deneyimlerin önemli bir yanı lineer zamanı aşması ve evrendeki olayları kozmik astronomik bir ölçekten görmeyi mümkün kılmasıdır. Tüm ihtişamına rağmen, uzun zamanı kapsayan Maya takvimi ya da diğer adıyla büyük veya platonik yıl takvimi vizyoner deneyimlerden ilham alan çeşitli bilgilerle karşılaştırıldığında çok mütevazi kalmaktadır. Bunlara örnek olarak, evrenin yaşının milyarlarca yıl olarak hesaplandığı Tantrik bilimi (modern kozmologların tahminine yakın bir sayıdır) ya da Hindu dini ve mitolojisinde yer alan milyarlarca yıllık Kalpa’lar veya Brahman Günü gibi kavramları verebiliriz. Eski Mayalı kahinlerin vizyonları kutsal teknolojilerin de sayesinde gelecekteki yüzyıllara kolayca ulaşabilmekteydi.

    Galaktik hizalanma ile ilgili maya kehaneti astrolojik gözlemler ve astrolojik tahminler ile sınırlı değildir. Bu, mitolojiyle; C.G Jung’un ifadesi ile, kolektif bilincin arşetip alanıyla yakından bağlantılıdır. Örneğin, Mayalı kahinler Aralık gündönümü güneşine “Kozmik Baba” ve samanyoluna da “Kozmik Ana” demişlerdir. Galaksinin merkezini; modern astronominin dev bir kara delik yerleştirdiği alanı; onun yaratıcı ve yok edici rahmi olarak görmüşlerdir. Galaktik hizalanma zamanı da böylelikle kozmik hieros gamos, yani dişil ve erilin kutsal evliliği olarak görülmüştür.

    2012 yılında, güneş, Samanyolu boyunca uzanan ve ışığı ikiye bölünmüş bir kozmik bulut olan büyük kara yarığın kenarına kadar gelmiş olacaktır. Mayalar bu kara yarığı Xibalba Be (ruhlar diyarına açılan yol) diye adlandırırlardı ve onu bir doğum ve ölüm; ölüm ve doğum yeri olarak görürlerdi. Onlar için o, Kozmik Ana Kreatrix’in 2012 yılında Aralık gündönümü güneşinin yeniden doğacağı doğum kanalıydı. Aynı zamanda da ölüm yeriydi, çünkü ruhlar diyarına; ölülerin ve doğmamışların dünyasına; açılan kapıydı.

    Açıktır ki, bu tanımlamalar Mayaların gökyüzüne dair günlük hayal güçleri ve imajinasyonlarının ürünü değildi, bunlar Mayaların arşetipik dünya, gezegenler ve süreçler hakkındaki çok derin doğrudan kavrayışlarının ürünüydü. Maya kehanetinin Kahraman İkizler Hunahpu ve Xbalanque’nın hikayesi ile de mitolojik olarak bağlantısı vardı. Hikayeye göre ikizler ölü tanrılar tarafından ruhlar diyarı Xibalba’ya top oyunu oynamaya davet edilirler. Xibalba Tanrıları onları pek çok işkencelerden geçirir ve kardeşler bunların hepsinin üstesinden gelirler, sonunda ölürler ve güneş ve ay olarak yeniden doğarlar (bazı anlatımlara göre Güneş ve Venüs olarak) Hikayenin konumuzla özellikle ilgili olan kısmı ikizlerin iblis kuş Vucub-Caquix (Yedi Papağan) ile olan savaşıdır. O kendisini daha önce yaratılmış olan dünya ve günümüz dünyası arasındaki alacakaranlık dünyanın güneşi ve ayı olarak gören kibirli, bencil ve itici bir hükümdardır. Döngünün sonunda baskın hale gelen ego arşetipinin bir temsilcisi olarak görülmektedir. Yedi Papağanın Yeni Ahitte yer alan zamanın sonu hükümdarı, canavar ya da deccal ile arşetipik bir parelleliği vardır.

    Hunahpu ve Xbalanque yedi papağanı yenmiş, dişlerini sökmüş, (şiddet aracı) zenginliğini ve gücünü ondan almışlardır. Bunu yaparak, kişiye ait olmayan holistik ilahi bilinci temsil eden, tüm varlıkları önemseyen, politik kararları gelecek nesillere göre (Amerikalı yerlilerinin deyimi ile, sonraki yedi nesli nasıl etkileyeceğini dikkate alarak) veren adil bir hükümdar olan babalarının, Tek Hunahpu’nun dirilişini sağlamışlardır.

    Holotropik hallerin araştırılması; psikedelik (hayal gördüren) terapi, holotropik nefes çalışması ve ruhsal yetenekleri olan insanlarla çalışmalar mitoloji anlayışına büyük katıkılarda bulunmuştur. Mitler genellikle modern kurgu yazarlarının hikayelerindekine benzer şekilde insan fantezisi ve imajinasyonunun ürünü olarak değerlendirilmiştir. J.G Jung ve Joseph Campbell’in çalışması mitolojiye radikal yeni bir anlayış getirmiştir. Bu iki düşünüre göre, mitler varolmayan ülkelerdeki hayali kahramanların kurgu hikayeleri, bireylerin uydurduğu fanteziler değildirler. Aksine, mitler insanlığın kolektif bilinçdışından kaynaklanan ve Jung’un arşetip olarak adlandırdığı, fiziğin ve kozmozun ilksel düzenleyici prensiplerinin tezahürleridir.

    Arşetipler bireysel zihin (psişe) ve onun daha derin süreçleri aracılığıyla kendilerini gösterirler, ancak insan beyninden kaynaklanmamaktadırlar ve insan beyninin ürünü değildirler. Bireysel zihinle ilgilidirler ve onun yönetici ilkeleri olarak çalışırlar. Holotropik hallerde arşetipik dünya maddi dünya kadar gerçekçi, otantik hatta daha fazlası olarak deneyimlenebilir. Arşetipik şekiller ve alanlar içeren kişilikötesi deneyimleri insan hayalgücünün hayali ürünlerinden ayırt etmek için Jungcular bu alanı imajinatif olarak adlandırmaktadırlar.

    Mundus imaginalis terimini ilk kez kullanan Fransız bilgin, filozof ve mistik Henri Corbin, bu konuda İslami mistik edebiyat çalışmalarından ilham almıştır. İslami teozoflar imajinatif dünyayı, duyusal dünyada var olan her şeyin bir benzeri “alam a mithal”i yani onu geleneksel İslam coğrafyasının bölgeleri olan “yedi iklimler”den ayıracak bir “sekizinci iklim”i olacak şekilde tanımlamışlardır. İmajinatif dünya uzantı ve boyutlar, formlar ve renkler içermektedir, ancak bunlar bizim fiziksel nesneler gibi duyularımızla algılanamamaktadır. Bunun yanı sıra, bu diyar duyularımızca algılanan maddi dünyada olduğu gibi varlıkbilimsel olarak gerçek ve diğer insanlarca genel kabul gören doğrulara da uygundur.

    Arşetipler mitsel kişileştirmeler olarak ya da çeşitli kültürlerde var olan belirli ilahlar olarak da görülebilen zamansız özlerdir, kozmik yönetim ilkeleridir. Maya mitolojisindeki kişiler; Hunahpu, Xbalanque, ve babaları Tek Hunahpu, Yedi Macaw, Quetzalcoatl (Kukulcan), ve diğerleri diğer kültürlere ait olanlar da varlıkbilimsel olarak gerçektir ve holotropik haller deneyimleyen bireyler tarafından doğrudan algılanabilmektedirler. John Major Jenkins’in belirtiği gibi, Giorgio de Santillana ve Hertha von Dechend, arşetiplerin anlaşılmasına, Maya kehanetinin önemli bir diğer boyutuna katkıda bulunmuştır. “Hamlet’in Değirmeni” (Hamlet’s Mill) adlı kitapta mitler ve astronomik süreçler hakkındaki derin bağlantıları tarif etmişlerdir.

    1948 yılında, dünyanın çeşitli kültürlerlerine ait mitolojiler üzerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra, Joseph Campbell, sonraki onlarca yıl boyunca bu alandaki araştırmaları ve anlayışları derinden etkileyen, çığır açan kitabı “Binlerce Yüzü Olan Kahraman”ı (The Hero with a Thousand Faces) yayımlamıştır. Dünyanın çeşitli yerlerinden geniş bir spektrumdaki mitleri inceleyerek Campbell hepsinin evrensel arşetipik bir formülü, kendi tabiriyle monomiti içerdiğini keşfetmiştir. Bu kahraman hikayelerinde, erkek ya da dişi kahraman yerini yurdunu terk eder ya da dışarıdan etkilerle zorla yurdundan koparılır, sonrasında fantastik maceralardan ve psikospiritüel ölüm ve doğum ile sonuçlanan çilelerden sonra, toplumuna radikal bir şekilde değişmiş olarak, aydınlanmış, aşmış bir birey olarak; bir şifacı, bir kahin ya da büyük bir ruhsal öğretmen olarak geri döner. Campbell’in ifadesi ile kahramanın yolculuğunun basit fomülü şu şekilde özetlenebilir: “Bir kahraman sıradan bir dünyadan olağanüstü harikaların olduğu bir bölgeye gitme cesaretinde bulunur. Müthiş güçler işin içine dahil olur ve kesin bir zafer kazanılır. Kahraman bu gizemli maceradan yurdundaki insanlara nimetler sunabilecek bir güçle geri döner.”

    Campbell’in araştırmacı ve keskin zekası bu mitin zaman ve mekanlar boyunca devam eden evrenselliğini kavramanın ötesine gitmiştir. Merakı onu mitleri neyin evrensel hale getirdiği sorusunu yöneltmeye itmiştir. Tüm zamanlara ve ülkelere ait kültürler diğer yönlerden birbirinden farklılaşırkan nasıl olur da kahramanın yolculuğu teması hepsine hitap edebilmektedir?

    Campbell’ın cevabı parlak içgörülerin basitliğini ve kesin mantığını içerir; kahramanın yolculuğu monomiti bilinçdışı zihin, bilinç düzeyine çıktığında tüm insanların deneyimleyebileceği dönüşüm anına ait bir tasarıdır. Kahramanın yolculuğu bir bireyin esaslı dönüşüm zamanları süresince içinden geçmesi gereken deneyimsel bölgeden başka bir şey değildir. Mayaların kahraman ikizler hikayesi Campbell’in kahramanın yolculuğu hikayesine klasik bir örnektir. Holotropik hallerde deneyimleyebileceğimiz arşetipik motiflerin geniş bir yelpazesini içermektedir.
    Joseph Campbell’ın “Kahramanın Yolculuğu” teması bizi ikinci soru ile karşı karşıya getirmektedir; “Maya kehaneti, fiziksel tahribata ve dünyanın sonuna işaret etmiyor, bunun yerine, Campbell’ın bireysel ölçekte tarif ettiği ile kıyaslanabilecek esaslı, kollektif bir psikospiritüel ölüm ve doğuma işaret ediyorsa, bu içsel dönüşümün mümkün olduğu ya da hali hazırda gerçekleşiyor olduğu ile ilgili belirtiler mevcut mudur?”

    Bu soruya yaklaşımım sadece; psikedelik terapi, holotropik nefes çalışmaları, ani psikospiritüel kriz (spiritüel acil durumlar) gibi holotropik bilinç hallerini yaşamış binlerce bireyin deneyimlerinden değil, bu hallerin fazlasıyla kişisel olarak deneyimlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tartışmaya kendi psikedelik seanslarımdan birinin deneysel sonucunu aktararak başlamak istiyorum. Bu bana holotropik hallerde nadiren ortaya çıkan bir motif olan ve konferansımızın başlığı ile özellikle ilgisi olan, “apokalips” arşetipi hakkında derin bir içgörü sağlamıştır.

    Seansta 50 dakika içersinde, bedenimin aşağı kısmında güçlü bir aktivasyon hissettim. Pelvis bölgem, çok büyük oranda enerji sarsılmalarla dışarı çıkıyormuş gibi titreşim halindeydi. Bir noktada; bu boşalan enerji beni sarhoş edici bu çılgınlıktan yaratıcılık ve yok ediciliğin dönen girdabına götürdü. Bu devasa fırtınanın merkezinde ilksel güçler son kozmik dans gibi görünen dansı yapan 4 dev herkül figürü olarak ortaya çıktılar. Baskın Moğol özelliklerine sahiptiler; çıkık elmacık kemikleri, çekik gözler, geniş örgülü atkuyruğu ile süslenmiş temiz traşlı kafalar. Çılgın bir dans ile dönerek tırpan ya da L-şekilli palalara benzeyen büyük silahlarını sallıyorlardı, bu dörtlü bir araya geldiklerinde hızlıca dönen bir gamalı haç meydana getiriyorlardı. Sezgisel olarak anladım ki, bu muazzam arşetipik sahne yaratıcılık sürecinin başlangıcı ve ruhsal yolculuğun son basamağı ile ilişkiliydi.

    Kozmogenetik süreçte, (ilksel birlikten, çoğulluk dünyalarına olan harekette) palaların bıçağı, kozmik bilinç ve yaratıcı enerjinin birleşik alanını sayısız bireysel birime ayıran gücü temsil etmektedir. Ruhsal yolculuk ile bağlantılı olarak, bu durum kişinin bilinci ayrılığı ve çoğulluğu aştığı, ve ilk farklılaşmamış birlik haline ulaştığı aşamayı temsil eder. Bu sürecin yönü, bıçakların saat yönüne ve saat yönünün tersine dönüşleri ile ilişkili gibi görünmektedir. Maddi dünyaya uyarlandığında, bu arşetipik motif, büyüme ve gelişme (bir organizmaya dönüşen döllenmiş yumurta ya da tohum) ya da kalıpların yok edilmesidir. (savaşlar, doğal afetler, çöküşler). Sonrasında deneyim hayal edilemeyecek derecede panaromik yok oluş sahnelerine dönüşmüştür. Volkanik patlamalar, depremler, çarpışan meteorlar, orman yangınları, seller ve gelgit dalgaları gibi doğal afet vizyonları; yanan şehirler, devrilen büyük gökdelenler, toplu ölümler ve savaş korkuları ile birlikte yer almaktadır. Toplu yok etme dalgasının önünde dünyanın sonunu temsil eden 4 ürkütücü arşetipik imge mevcuttu. Farkına vardım ki, onlar Apokalipsin 4 atlısıydı. (veba, savaş, açlık ve ölüm). Pelvis bölgemde devam eden titreşimler ve sarsılmalar bu meşum atlıların hareketi ile senkronize hale geldi ve ben de dansa katıldım, onlardan biri olarak, ya da muhemelen bir seferde hepsi birden olarak, kendi benliğimi bir kenara bırakarak…

    Sahnede aniden bir değişim meydana geldi, ve Platon’un “Cumhuriyet” adlı eserindeki mağaraya ait bir vizyon gözümün önüne geldi. Bu eserinde Platon tüm hayatlarını zincirlenmiş bir şekilde bir mağarada, boş bir duvara bakarak geçiren insanları anlatır. Mağara girişinden geçen şeylerin duvara yansıyan gölgelerini görmektedirler. Platona göre mahkumlar, gerçeği gölgeler olarak görmektedir. Aydınlanmış filozof, gerçekliğin doğru formunun mahkumlar tarafından görülen gölgelerden farklı olduğunu, duvardaki gölgelerin birer ilüzyon olduğunu anlayarak bu ilüzyondan özgürleşmiş mahkumlar gibidirler. Bunu, maddi dünyanın “şey” ler tarafından değil, kozmik bilinç tarafından deneyimin sonsuz karmaşık ve sofistike orkestrasyonu ile yaratıldığının keskin ve ikna edici kavrayışı takip eder. Bu “Kozmik İlüzyon Maya” tarafından yaratılan; Hinduların “Lila” diye adlandırdığı ilahi bir oyundur.

    Seansın son büyük sahnesi, kişileştirilmiş evrensel prensiplerin; arşetiplerin, karmaşık bir etkileşimi ile fenomen dünyası yanılsamasını yaratan kozmik aktörlerin geçiş törenini içeren muhteşem, gösterişli bir tiyatro sahnesiydi. Farklı yüzleri, boyutları ve düzeyleri olan çok yönlü, değişken şahsiyetlerdi. Yani onları gözlemlediğim sürece holografik, grift şekilde birbirinin içine giren ve form değiştiren yapılardı. Her biri, aynı anda kendi fonksiyonunun özünü ve madde dünyasının somut tezahürlerini temsil etmekteydi. İlüzyon dünyasını sembolize eden gizemli eterik prensip “Maya”, ölümsüz dişiyi sembolize eden “Anima”, savaş ve saldırganlığı temsil eden “Mars” benzeri bir kişilik, tüm çağlar boyunca devam eden cinsel, romantik dramaları temsil eden “Aşıklar”, “Yargıç”ın asil figürü, İçe kapanık “Hermit”, güvenilmez “Trickster”, ve daha birçokları…

    Sahneden geçerlerken sanki evrenin ilahi oyunundaki yıldız performansları için takdir bekler gibi hepsi benim olduğum yöne doğru selam verdiler.





  2. #2
    2012 ve İnsanlığın Kaderi: Dünyanın sonu mu yoksa bilinç devrimi mi? nevermore - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-2009
    Bulunduğu yer
    Bornova
    Mesajlar
    12.323
    Konular
    2872
    Bu deneyim beni Apokalips arşetipik motifine dair derin bir anlayışa ulaştırdı. Onu sadece dünyanın fiziksel tahribatı ile ilişkili görmek bana aniden kesin olarak yanlış göründü. Kesinlikle mümkündür ki, gelecekte tüm arşetiplerin kaynağı olan Apokalips, gezegen ölçeğinde tarihi bir olay olarak yerini alacaktır. Arşetipik motiflerin ve enerjilerin arşetip alemini maddi dünyadan ve tarihten ayıran sınırları aştığı pek çok örnek vardır. 65 milyon yıl önce tüm dinazorları yok eden dev astroid, tüm çağlardaki savaşlar, İsa’nın çarmıha gerilişi, Ortaçağ büyücülüğü, Sabbath ve Ölümün dansı, Nazi toplama kampları ve Hiroşima sadece birkaç çarpıcı örnektir. Ancak Apokokalips arşetipinin öncelikli önemi, onun ruhsal yolculukta önemli bir sınır taşı olmasıdır. Maddi dünyanın yanıltıcı doğasını fark ettiği anda kişinin bilincinde ortaya çıkar. Evren özünü sanal gerçeklik, bilincin kozmik oyunu olarak ortaya çıkardığında maddenin dünyası bireyin ruhunda yok edilmiş olacaktır. Bu aynı zamanda Maya kehanetindeki “dünyanın sonu” ifadesinin anlamı da olabilir.

    Modern bilinç araştırmalarının bulguları, Maya kehaneti ile ilgili yorumların Apokalips deneyiminden çok holotropilk hallerle, yani psikosipiritüel ölüm ve yeniden doğum deneyimi ile daha fazla ilgili olduğunu göstermektedir. Bu deneyim insanlığın ayinsel ve ruhsal tarihinde; Şamanizimde geçiş ayinleri, antik ölüm ve yeniden doğum gizemleri, ve dünyanın büyük dinlerinde; (Hristiyanlığın “yeniden doğuş” ve Hinduların “dvija” anlayışında) görülebilir. Ölüm ve yeniden doğum arşetipi farklı yüzeylerde çeşitli yerlerde ve şekillerde tezahür eden çok değerli bir arşetiptir, kendini tanıma çalışmalarında ve terapide yeniden yaşam ve biyolojik doğum anısının bilinçli entegrasyonu ile yakından ilişkilidir. Psikospiritüel ölüm ve yeniden doğum, holotropik hallerden faydalanarak yapılan tedavi edici çalışmalarda önemli temalardandır. Derin deneyimsel kendini tanıma çalışmalarında yaş regresyonu sürecinde çocukluk ve bebeklik dönemindeki hatıralardan hareket edilerek doğum anılarını taşıyan bilinçdışı düzeye ulaşılır. Bu düzeyde aşırı yoğunlukta fiziksel duyumlar ve duygularla karşılaşmaya başlarız. Bu noktada deneyimler, ölüm ve doğum temasının tuhaf bir karışımı haline gelir. Bu düzeyde duygular, şiddetli, hayati tehlike içeren doğumu ve özgür kalmak ve yaşamak için umutsuz ama kararlı bir mücadeleyi içerir.

    Bilincin bu alanı ve biyolojik doğum arasındaki yakın bağlantı nedeniyle ona perinatal ismini uygun buldum. Bu Latin-Yunan bileşik bir kelimedir. “Pre” ön eki; “yakın, çevresinde” anlamını taşımakta, kök kelime, natal; “doğumla ilgili” anlamına gelmektedir. Bu kelime genellikle, tıpta doğumdan kısa süre önce, doğum süresince ya da hemen sonrasında ortaya çıkan çeşitli biyolojik süreçleri ifade etmek için kullanılır. Örneğin kadın doğum uzmanları perinatal kanama, enfeksiyon ya da beyin hasarından bahsederler. Geleneksel tıp çocuğun bilinçli olarak doğumu deneyimlediğini kabul etmese de bu olay hafızada kaydedilmektedir, ancak perinatal deneyimler hakkında hiçbirşey bilinmemektedir. Perinatal teriminin bilinç ile bağlantılı olarak kullanılması benim bu konudaki bulgularımı yansıtır ve tamamen yenidir.

    Bilinçdışının perinatal bölgesi tüm duygular ve fiziksel duyumlar da dahil olmak üzere fetüsün doğum sürecinin ardışık aşamalarında deneyimlediği tüm bilinçdışı anıları içermektedir. Bu anılar doğumun her bir aşaması ile bağlantılı olan 4 farklı deneyimsel kümeyi meydana getirir. Bunun için Temel Perinatal Matrisler (TPM IIV) terimini kullanmaktayım. TPM I doğumun başlangıcından hemen önceki ileri düzey perinatal haldeki anılardan meydana gelmektedir. TPM II rahmin kasıldığı ancak henüz açılmadığı süreç ile ilişkilidir. TPM III rahim boynu genişledikten sonra doğum mücadelesini yansıtır. TPM IV dünyaya doğuş anılarını, doğumun kendisine ait anıları taşımaktadır.

    Bu matrislerin içerikleri cenine ait hatırlar ile sınırlı değildir, her biri kişilikötesi (transpersonal) dediğimiz bilinçdışı zihindeki engin alana seçmeli bir açılım sağlar. Bu aynı zamanda diğer insanlar ve diğer yaşam formlarıyla, atalara ait ırksal, kolektif, filogenetik, karmik anılarla ve benzer nitelikte motifler içeren tarihsel ve arşetipik kolektif bilinçdışı unsurlarıyla deneyimsel olarak özdeşleşmeyi de içerir. Bu unsurların bilince ulaşması psikospiritüel ölüm ve yeniden doğum sürecini oluşturmakta ve derin bir dönüşüm ile sonuçlanmaktadır.
    Holotropik halleri deneyimleyen insanların bazı içgörüleri, mevcut küresel krizle ve onun bilincin evrimi ile olan ilişkisi ile doğrudan bağlantılıdır. Bu içgörüler, bizim modern dünyada derin bir kişisel dönüşümde bir insanın yüzleşmek ve uzlaşmak zorunda olduğu ölüm ve yeniden doğum sürecinin pek çok temel motifini dışsallaştırdığımızı göstermektedir. Psikolojik ölüm ve yeniden doğumla ilgili görsel deneyimlerimizde karşılaştığımız benzer unsurlar bugün akşam haberlerini meydana getirmektedir. Bu Üçüncü Temel Perinatal Matris (TPM III) olarak adlandırdığım fenomen konusunda özellikle geçerlidir. Daha önce de bahsettiğim gibi, bu matris rahim boynunun açık olduğu ve fetüsün doğum kanalına doğru bir itilme hissettiği aşama ile ilgilidir. Bu aşama insan kişiliğinin karanlık tarafının ortaya çıkışı ile ilişkilendirilmektedir. (Öldürücü şiddet, aşırı ya da sapkın cinsel eğilimler, şeytani motifler gibi…)

    Günümüzün sıkıntılı dünyasında ölüm yeniden doğum sürecinin bu tezahürlerini görmek çok kolaydır. Dünyada çoğu savaşlarda, devrimci ayaklanmalarda, artan cinayetlerde, terörizmde ve ırksal isyanlarda agresif dürtülerin çok büyük oranda ortaya salıverildiğini görüyoruz. Eşit oranda dramatik ve çarpıcı olan şey ise, cinsel baskıların ortadan kalkışı ve cinsel dürtülerin hem sağlıklı hem sağlıksız yollarla serbest bırakılmasıdır. Cinsel deneyim ve davranışlar eşi benzeri görülmemiş şekiller almaktadır; gençlerin cinsel özgürlükleri, evlilik öncesi cinsel ilişki, eşcinselliğin serbest olması, genel karışıklık, ortak ve açık evlilikler, yüksek boşanma oranı, açık cinsel kitaplar, oyunlar ve filmler, sado mazoşist deneyimler ve daha pek çoğunda görüldüğü gibi…
    Şeytani unsur da artan oranda modern dünyada tezahür etmeye başlamıştır. Şeytani Kültün Rönesansı büyücülük, okült temalar ve şeytani motivasyonlar ile işlenen cinayetleri içeren korku kitapları ve filmlerinin popülerliği bu gerçeği kanıtlamaktadır. Muhafazakar fanatiklerin ve grupların terörizmi de şeytani ölçülere ulaşmaktadır. Pisliğin boyutu artan endüstriyel kirlilikte, atık maddelerin global ölçekte birikiminde ve büyük şehirlerde hızlıca azalan hijyenik koşullarda kendini göstermektedir. Aynı trendin daha soyut bir formu Amerikan Başkanlığı da dahil olmak üzere politik, askeri, ekonomik ve dini kurumlarda artan yolsuzluk ve bozulmalar olarak yansımaktadır.
    Eski Mayalar ölüme ve ölüm ve yeniden doğum sürecine çok yoğun ilgi gösterdiler. Her gün güneşin batışını ve doğuşunu ve her yıl Aralık gündönümünde güneşin yeniden doğuşunu izledikçe bu olayın astronomik bir düzlemde gerçekleştiğine şahit oldular. Bu solar dönüşün en yüksek oktavı olan kış gündönümü, mayaların “hieros gamos” dedikleri, kozmik ana ile kozmik babanın kutsal evliliği olan, güneşinin galaktik merkezle hizalanması anında meydana gelir. 26.000 yılda bir gerçekleşen bu fenomensel olay onlara kozmik oranların yeniden doğuşunu ve yeni bir dünya döngüsünün başlangıcını müjdelemektedir.

    Maya ritüeli ve sanatı ölüm sürecine ve ruhun son kez yeniden doğuşu ve tanrılaşması için Xilbaba adı verilen dünyaya girişine adanmıştır. Maya mitolojisi ve cenaze sanatında ölüm, mücadeleleri bilinen bir yolculuk olarak tasvir edilmiş ve önemli aşamaları tabutlara, duvar resimlerine, seramiklere ve ölen kişiye büyük geçiş sırasında eşlik eden diğer nesnelere resmedilmiştir. Klasik dönemin Maya Cenaze vazolarında, çatlamış kafataslarında ya da kaplumbağa kabuklarında genç lordların yeniden doğuşu resmedilmiş ve su zambaklarından yeniden doğum süreci gibi birçok çizimde benzer figürlere yer verilmiştir.

    Ne yazık ki, Maya edebi mirası kuşaklar boyunca aktarılamadığı ve kaybolduğu için Maya klasik döneminden Mısır ya da Tibet’in Ölüler Kitabı ile kıyaslanabilecek belirli eskatolojik metinler kalmamıştır. Sadece zengin ve renkli betimlemeler ile birkaç el yazması, akoreon benzeri kabuklu kağıtlar Orta Amerika’nın sıcak ve nemli iklimine dayanabilmiş ve İspanyol istilacıların tahribatından kurtulabilmiştir. Ne var ki, 1970’lerde Mayalog Lin Crocker ve Michael Coe muhtemelen aynı sanatçılar tarafından Maya el yazması stilinde boyanmış cenaze kanalını fark etmişlerdir. Kalp cerrahı ve arkeolog Francis Robicsek, seramik kodeks vazoları doğru bir sıra ile dizilirse, Maya Ölüler Kitabını simgeleyeceğine dair teorisi için önemli kanıtlar toplamıştır.

    Holotropik bilinç halleri ile ilgili araştırmalar insanlık tarihini ezelden beri yöneten ve hala da bu gezegende yaşamı tehtid eden iki güç olan “dizginsiz şiddet” ve “doyumsuz açgözlülük”e yeni bir ışık tutmuştur. Bu araştırma ortaya koymuştur ki, Tibet Vajnayara’sındaki adıyla “bu zehirler” günümüz biyolojik ve psikolojik teorilerinin tahmininden çok daha derin kökenlere sahiptir. “Çıplak maymun”, “üçte biri çalışan beyin” ve “bencil gen” kavramları ile biyoloji, psikanaliz ve aklın yönetici prensiplerinin temel içgüdüler olduğunu vurgulayan ilgili ekoller, insan doğasının bu tehlikeli özelliklerini taşıyan derin düzeyde motive edici güçlerinin, genel kabul görmüş psikolojinin henüz fark etmediği aklın perinatal ve kişikötesi düzeylerinden kaynaklandığını öne sürmektedir. İnsanoğlunun şiddeti ve doymaz açgözlülüğünün genel kabul görmüş akademik bilimin tahmininden çok daha derinlere ulaştığı ve zihindeki haznesinin gerçekten çok büyük olduğu bulgusu hayal kırıcı olabilir. Ne var ki, aklın perinatal ve kişilikötesi düzeylerinde holotropik hallerde mümkün hale gelen teröpatik mekanizmalar ve dönüştürücü potansiyellerin heyecan uyandırıcı keşfi sayesinde bu durum dengelenmektedir.

    Yıllar boyunca, ciddi ve sistematik deneysel iç arayış ve iç keşif çalışmalarına katılan pek çok insanda derin düzeyde duygusal, psikosomatik iyileşmenin yanı sıra radikal kişilik dönüşümlerine de şahit olduk. Bazıları denetimli psikdelik seanslara katılmışlar, diğerleri holotropik nefes çalışmasına, atölye çalışmalarına, eğitimlere ya da diğer çeşitli deneysel psikoterapi ve iç keşif çalışmalarında yer almışlardır. Şamanik uygulamalara katılanlarda ya da düzenli spiritüel çalışmalar yapan meditatörlerde de benzer değişimler meydana gelmektedir. Ani psikospiritüel krizlerde (“spiritüel acil durumlarda”) doğru bir destek alan çoğun insanda da derin olmumlu değişikliklere tanık olduk. Tanatolog Ken Ring bu grup dönüştürücü deneyimlere “Omega Deneyimler” adını vemiş ve ölüme yakın deneyimler ve uzaylılar tarafından kaçılma deneyimlerini içeren kitabında bu deneyimlere yer vermiştir. (Ring 1984)


    Bilinçdışı, perinatal düzeyin içeriği olarak bilince nüfuz eder ve onunla bütünleşir, bunu deneyimleyen bireyler radikal kişilik değişimleri yaşarlar. Öfkenin önemli ölçüde azaldığını deneyimlerler ve daha huzurlu, kendileri ile barışık ve diğerlerine karşı hoşgörülü hale gelirler. Psikospiritüel ölüm ve yeniden doğum deneyimi ve bilincin pozitif postnatal ya da prenatal anılar ile bağlantısı irrasyonel güdüleri ve hırsları azaltır. Dikkatin geçmişe ya da geçmişten ayrılarak şu ana odaklanmasını sağlar ve tat almayı, “élan vital”, ve “joi de vivre”i; yani basit yaşam koşullarından, yemek yemek, sevişmek, doğa ve müzik gibi günlük aktivitelerden zevk alabilme yeteneğini artırır. Bu sürecin diğer önemli bir sonucu da derin bir kişisel deneyime dayandığı için genel kabul görmüş dinlerin dogmalarına kıyasla çok otantik ve ikna edici olan evrensel ve mistik bir doğanın ve ruhsallığın ortaya çıkışıdır.

    Spiritüel açılım ve dönüşüm süreci diğer insanlarla, insan grupları ile, hayvanlar, bitkiler hatta doğadaki inorganik maddeler ve süreçlerle bile “bir olma” gibi kişilik ötesi deneyimler sonucunda daha da derinleşir. Diğer deneyimler bilincin diğer ülkelerde, kültürlerde, tarihi dönemlerde meydana gelmiş olaylara, hatta mitolojik diyarlara ve kolektif bilinçdışının arşetipik kişiliklerine ulaşmasını sağlar. Kozmik birlik ve kişinin kendi ilahiliğini yaşama deneyimi tüm yaratılmış olanlarla bir olma hissini, sevgi, şefkat, merhamet ve içsel huzur duygusunu artırır. Tedavi amacıyla ya da kişisel gelişim için, bilinçdışı aklın araştırılma süreci olarak başlayan şey otomatik olarak hayatın anlamı hakkında felsefi bir araştırmaya ve ruhsal keşif için bir yolculuğa dönüşür. Kendilerindeki kişilik ötesi alan ile bağlantı kuran kişiler varoluşa yönelik yeni bir hayranlık ve tüm hayat için derin bir saygı duygusu geliştirirler. Farklı ve çeşitli şekillerdeki kişilik ötesi deneyimlerin en çarpıcı sonuçlarından biri insanlık ve ekolojiyle ilgili derin konulara ilginin kendiliğinden gelişmesidir. İnsanlar arasında cinsiyete, ırka, renge, dile, politik görüşe ya da dini inanca göre farklılıklar tehdit edici görünmek yerine ilginç ve zenginleştirici olarak görünmeye başlar. Bu dönüşümün akabinde, bu insanlar belirli bir ülkeye, belli bir ırksal, toplumsal, ideolojik, politik ya da dini gruba ait olmak yerine dünya vatandaşı olma hissini derin düzeyde geliştirirler ve ortak amaçlar için hizmet etmek isterler. Bu değişimler dünyayı uzaydan görmüş olan pek çok Amerikalı astronotta olan değişimlere benzemektedir. (Mickey Lemle’nin belgeseli “Ayın Öteki Yüzü” nü izleyebilirsiniz.)

    Açıkça görülmektedir ki; biyolojik yaratıklar olarak bizim en önemli önceliklerimiz temiz hava, su ve topraktır. Ekonomik kar, askeri faaliyetler, bilimsel ve teknolojik ilerleme ya da ideolojik ve dini inançlar gibi diğer kaygıların bu hayati zorunlulukların önüne geçmesine izin verilmemelidir. Eş zamanlı olarak kendimize zarar vermeden çevremize zarar veremez, diğer türleri yok edemeyiz. Bu farkındalık hücresel bir bilince, evrenin sınırlarının bize bağlı olması ve her birimizin varoluş ağında sonuç olarak aynı olması temeline dayanır. Doğada her şeyin döngüler içinde olması, optimum değerlere bağlılık, homeostazis, sürdürülebilirlik, teknolojik uygarlığın sınırsız ekonomik büyümeyi çılgınca takibi, endüstriyel kirliliğin artışı ve yenilenemeyen kaynakların tüketimi tehlikeli bir delilik gibi görünmektedir. Biyoloji dünyasında kalsiyum, vitaminler ve suyun aşırı düzeyde olması eksikliklerinden daha iyi değildir ve sınırsız büyüme kanserin temel özelliğidir. Açıktır ki psikospiritüel ölüm ve yeniden doğum deneyimi ile ilişkili bir dönüşüm yeterli derecede geniş bir ölçekte meydana gelirse hayatta kalma şansımızı artıracaktır


    Büyük Alman yazarı ve filozofu Johann Wolfgang Goethe şiiri, “Selige Sehnsucht”u yazarken psikospiritüel ölüm ve yeniden doğum deneyiminin hayatımızın kalitesi için ve ait olma hissi için öneminin farkındaydı; “Und so lang du das nicht hast, dieses: ‘Stirb und werde!’ Bist du nur ein trüber Gast auf der dunklen Erde.” (“Ve bunu deneyimlemediğin sürece; “ Öl ve Ol!” karanlık dünyada sadece gölge bir misafir olarak kalacaksın”)

    Destekleyici bir çevrede ve güvenilir rehberlikle deneyimlenen holotropik bilinç halleri iki farklı türde ya da derecede derin psikospiritüel dönüşüm imkanı sunar. Ölüm ve yeniden doğumu; biyolojik doğum travmasını yeniden yaşama ve tamamlama bağlamında; deneyimleyen kişi kendi ilahiliğini, kutsallığını ve tüm yaratılmışlar, insanlar, doğa ve kozmoz ile bir olduğunu keşfeder. Kişikötesi alanların daha derin araştırılması ve özellikle apokalips arşetipi deneyimi, yaşadığımız dünyaya ait algıyı radikal olarak değiştirir. Maddi gerçeklik olarak deneyimlediklerimizin Hindu öğretisindeki adıyla “Lila”; yani kozmik bilinç tarafından yaratılan ilahi bir oyun olduğunu anlamaya başlarız.

    Spiritüel dönüşümün bu iki şeklinin de yukarıda anlatıldığı gibi, bireyin değerler hiyerarşisinde ve hayat stratejilerinde olumlu derin etkileri vardır. Holotropik halleri çeşitli uygulama yöntemleri; “kutsal teknolojiler” binyılın eski ve yerli kültürlerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur (Grof 2000). Modern insanlık pek çok değişik bağlamda bu hallerin dönüştürücü ve tedavi edici gücünü yeniden keşfetmektedir. Özellikle yeni jenerasyon arasında doğunun ruhsal geleneklerine ait meditatif uygulamalar ve şamanik teknikler artan ölçüde popüler hale gelmektedir. Pek çok kültüre ait spiritüel edebiyatın çevirisi ve yayınlanması, kutsal müziklerinin kayıtları, yetkin öğretmenlerinin varlığı da bu sürece büyük ölçüde katkıda bulunmuştır. Pek çok psikedelik bitkinin aktif prensiplerinin izolasyonu ve kimyasal tespiti, yeni sentetik psikedelik bileşimlerin geliştirilmesi ve bu maddeler hakkında artan bilinç bu güçlü araçları erdemli ve güvenli bir şekilde kullanan pek çok bireyin içsel dönüşümüne aracı olmuştur. Holotropik bilinç hallerine sebep olan en güçlü yol olan psikedeliğin kullanımı yasal kısıtlamalar, kötü ve yanlış tanıtım ve saf maddeleri elde etmedeki güçlükler ile ciddi biçimde engellenmiştir. Ne var ki; yeni Reichsel girişimler, ilksel terapi, yeniden doğum deneyimi, holotropik nefes çalışması gibi kimyasal maddeler olmadan bu hallere yol açan deneysel psikoterapinin çeşitli etkili yolları mevcuttur.

    Artan popülerlikleri çok ümit verici bir trendi temsil etmektedir. Modern tıptaki ilerlemeler hayati tehlikesi olan kazalar ve hastalıklar geçiren insanların hayatlarını kurtarmayı mümkün hale getirmiştir ve ölüme yakın deneyim (ÖYD) oranlarını artırmıştır. Ölümü ve ölmeyi araştıran bir bilim dalı olan tanatolojideki gelişmeler bu hallerle ilgili bilgileri artırmış, yaygın hale getirmiş ve hayatta kalanların bu bilgileri pozitif içsel dönüşüm için kullanmalarını mümkün kılmıştır. Ekonomik, ekolojik ve politik global krizlerin artması korkuyu aşılamış ve tüm dünyada yüzlerce milyon insanın zihninde tatmin edici bir hayat yaşamak ve hayatın gereklerini yerine getirmek konusundaki ümitlerini azaltmıştır. Sonuçta ortaya çıkan duygusal kargaşa ani psikospiritüel krizleri doğurmaktadır.

    Günümüzde, ortalama bir psikiyatrist bu hallerin doğru anlaşıldığı takdirde; sıra dışı bir iyileştirme ve dönüştürme potansiyeli olduğunu fark eder ve sakinleştiricilerle bastırmak yerine bu süreci destekler ve bu sürece rehberlik ederse pek çok insanın içsel dönüşümüne büyük ölçüde katkı sağlamış olacaktır.

    Astrofizikçiler, 2012 yılında doruğa ulaşacak olan, önceki devirlere göre %30-%50 oranında daha yoğun bir manyetik fırtına (güneş lekeleri) döneminin başlangıcında olduğumuzu ortaya koymuşlardır. Manyetik güneş fırtınaları devresel olsa da, son 26.000 yıldır, galaktik hizalanma zamanında, günümüzde sahip olduğumuz bu teknoloji ile ve bu nüfusla hiç ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle bu fenomenin geleceğimizde ne gibi etkileri olacağı belli değildir. Bilim adamları da dünyanın manyetik alanının hızla zayıfladığı ve 2012 yılında meydana gelmesi muhtemel olan kutupların yer değişimi sürecinin başlarında olduğumuz konusunda hem fikirdirler. Tarihsel analizler göstermektedir ki, zayıf manyetik alanların olduğu dönemler ve alanlar yeni fikirlerin kabulüne ve değişime karşı daha geçirgen bir ortam yaratmaktadır. Manyetik değişiklikler uygarlık tarihinde ender, ancak dünya tarihinde sıklıkla rastlanan dönemlerdir, en az 14 tanesi son 4.5 yılda meydana gelmiştir. (bir tanesi de memelilerin aniden ortaya çıkışı ile aynı döneme denk gelmektedir.) Ancak, hiçbiri dünyada önemli bir kısmı radyo, televizyon, bilgisayar ve uydu gibi modern iletişim teknolojilerine bağlı 6 milyardan fazla insan olduğu bir zamanda meydana gelmemiştir.
    .
    Şimdi artık bu makalenin konusuna geri dönebiliriz, 2012 ile ilgili Maya kehaneti… Eski Mayalı kahinler tarafından öngürülmüş olsun ya da olmasın insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde zamana karşı dramatik bir yarış içerisindeyiz. Tehlikede olan şey bu gezegende insanlığın ve yaşamın geleceğinden daha azı değildir. Birlikte çalıştığımız insanların çoğu insanlığı, görülmemiş bir doğa ve boyut bilincinde toplu bir yok oluş ya da evrimsel bir sıçrama ile karşılaşılacağı bir dönüm noktasında görmektedirler. Terence Mc Kenna bunu kısaca şöyle ifade etmiştir: “Budala maymunun tarihi bir şekilde sona ermiştir.” Ya türümüzle ilgili radikal bir dönüşüme uğrarız, ya da yok olabiliriz. Karşı karşıya olduğumuz krizin nihai sonucu belirsiz ve değişkendir, her biri de mevcut veriler ile desteklenebilecek kötümser ya da iyimser bir yoruma götürmektedir. Eğer sonuçları itibariyle açıkça olağanüstü yıkıcı ve kendini yıkıcı eski stratejilere devam edersek, modern uygarlığın yaşaması pek olası değildir. Ne var ki, eğer yeterli sayıda insan yukarıda açıklandığı gibi derin bir içsel dönüşüm süreci geçirirse, türümüze verdiğimiz şerefli ismi, “homo safien” ismini hak edeceğimiz bir bilinç düzeyi ve aşamasına erişebilir ve eskisine çok az benzerliği olan yeni bir dünyada yaşama şansını elde edebiliriz.
    www.stanislavgrof.com

  3. #3
    Demon Hunter Demon Hunter isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    -YASAKLI-
    Paylasım etkileyici fakat hiç bişey olmaz aynı devam belki savaş cıkabilir suriye olayları

  4. #4
    aliipek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Şub-2012
    Bulunduğu yer
    Dünya
    Mesajlar
    2.700
    Konular
    136
    zaman göstericek herşeyi beklemek düşüyor bizede yada izlemek